| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

atatürk üniversitesi tarih

Yazılar

avrasayada runik kaynaklar

AVRASYA’DA RUNİK YAZI Turgay Kürüm Ocak 2002 Antalya  “Tarih bilgisi ve As kimliği konusunda katkılarından dolayı Araştırmacı Yazar Sayın Serhat Kunar’a Teşekkür ederim.”  Runik  yazıyı Avrasya’da ilk kullananların, Asur – Babil çivi yazılarında “İşkuzai” veya “ Aşguzai”, Bizans ve Roma tarihçilerinin “İskit” (Scyth), Arap tarihçilerinin  ve Perslerin “Saka”, Çin tarihçilerinin “Soko a” diye adlandırdığı devletin olduğunu, Tarih ve Arkeoloji bilimi bize göstermektedir. İskit devletinin  tarih sahnesinden silinmesinden sonra,   Avrasya’da  sırasıyla Sarmatlar  (Sauromatae), Gotlar, Hunlar, Avarlar, Göktürkler, Bulgarlar, Hazarlar, Ruslar tarih sahnesinde yerlerini almışlardır. Büyük bölümü bu günkü Ukrayna, Bağımsız Devletler Topluluğuna bağlı olan özerk  Cumhuriyetler ve Kazakistan sınırları içinde kalan bu bölgelerde, Çarlık ve Sovyet döneminde yapılan Arkeolojik çalışmalar, malum politik nedenlerle, bilimsel platformlara gerektiği şekilde yansımamıştır. Öncelikle şunu belirtelim ki, Tarihte yok olanlar devletlerdir. Halklar ise ya yeni bir devlet kurar, ya da başka bir devletin  egemenliği altında yaşamlarını sürdürürler. Başka bir devletin egemenliğine giren halklar ise zaman içersinde , kültürlerinin gücü nispetinde, ya yapılarını korurlar, ya asimile olup egemen halka karışırlar, ya da birlikte oldukları halkın kültürel yapısını da etkileyerek, yeni bir kültür ve halkı meydana getirirler.  Avrasya coğrafyasının önemi  Doğuda ,  Ural  dağları ve Altay  Bozkırlarından başlayıp,  Batıda Tuna  Nehri ve Karpat Dağlarına, Güneyde Hazar Denizinin kuzeyi, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzey kıyıları boyunca devam eden, Kuzeyde Baltık Denizine kadar uzanan bölgenin önemi, hiç şüphe yoktur ki İpek Yolunun kuzey kısmını kontrol edebilmesinden kaynaklanmaktadır. İpek Yolunun izlediği güzergah. Bilindiği gibi İpek yolu, Çin den başlayıp İngiltere’de biten en eski ticaret yoludur. Çin de üretilen ipek ve baharat, Çin’in kuzeyindeki bölgelerde üretilen madenler ve değerli taşlar Hindistan’da üretilen baharat ve tekstil ürünleri, bu yolun geçtiği diğer ülkelerde üretilen kürk, tahıl, yağ ve şarap, bal gibi diğer ürünlerle birlikte Avrupa’ya  İpek yolu ve buna bağlı ticaret yollarıyla ulaşmaktadır. İpek Yolu, Hazar Denizine geldiğinde iki kola ayrılır.Bir kol Hazar Denizi’nin güneyinden Ortadoğu ve Arap Yarımadasına, oradan kara ve deniz yoluyla Mısır, Kuzey Afrika ülkeleri, gemilerle  Akdeniz’e kıyısı olan  Anadolu, Bizans  ve diğer Avrupa  ülkelerine  ulaşır.İlk başlarda uzun süre  bu yol kullanılmıştır. Bugün İpek Yolu denince de akla bu güzergah gelir.  Diğer kol ise Hazar Denizi’nin kuzeyinden Avrasya’ya , gemilerle Karadeniz’e kıyısı olan Anadolu kentlerine, Bizans’a , Tuna Nehri ve kolları vaıstasıyla  Orta  Avrupa’ya,  Volga , Don ve Dinyeper nehirleri ve bu nehirlere bağlı su yolları vaıstasıyla Baltık Denizine, oradan da İskandinav ülkelerine , Kuzey Avrupa ülkelerine ve İngiltere’ye  kadar ulaşır.Bu yol daha geç dönemlerde kullanılmaya başlanmıştır. İklimin ve tabiat koşullarının zorluğunun bunda payı fazladır.   Avrupa’nın güney kıyılarının dağlık olması (Pirene , Alpler ve Balkan dağları), Akdeniz yoluyla gelen ticaret mallarının orta ve kuzey Avrupa’ya geçmesinde önemli engel teşkil etmektedir. Bu nedenle Hazar Denizinin kuzeyinden geçen ve Avrupa’daki  su yolları ile, Baltık ve Kuzey denizini kullanan ticaret yolu , orta ve kuzey Avrupa ülkeleri için daha fazla önem taşımaktadır. İpekyolu’nun  Avrupa  BölümüHarita, aşağıdaki adreste daha büyük boyutta ve net olarak incelenebilir.http://www.city.sumy.ua/history/ukraine/6!.html  Tarih, İpek Yolunun kontrolü için yapılan savaşlarla doludur. Bu yolun tümünü bir kavmin kontrol etmesi şüphesiz imkansızdır. Bu yolun değişik bölümleri, değişik dönemlerde, farklı kavimlerce kontrol altında tutulmuştur. Ve bu kontrol ölçüsünde bu kavimler büyümüş ve kontrolü kaybedince de küçülmüş, parçalanmış, yok olmuşlardır. Aynı dönemde, değişik bölümlerini kontrol eden kavimler birbirleri ile işbirliği yapmışlardır.


        Ticaret ve Yazı. 
Eski dönemlerde başlıca dört ekonomik faaliyetten bahsedebiliriz.
-Tarım,
-Hayvancılık,
-Zanaatkarlık ( Demir, tekstil, ahşap, Taş işlemeciliği, vs),
-Ticaret.

Yazı bilmeden ticaret dışındaki faaliyetleri yürütebilirsiniz. Ancak yazı bilmeden ticaret yapamazsınız.
Alınıp verilen malların dökümünden, yapılan ahitleşmelere kadar, yazı, ticaretin her safhasında gerekli olmuştur.
 
Bulunan en eski yazıtların ticaret anlaşmaları olduğu bu gerçeği kanıtlar.

Ticaret yapmak istediğiniz bir toplum, yazıyı bilmiyorsa önce  yazıyı öğretmelisiniz.

Dünyanın en eski ve en büyük ticaret yolu kuşkusuz İpek Yoludur .

İpek yolunun Orta Asya bölümü, uzun yıllar değişik Türkçe konuşan kavimlerinin kontrolü altında kalmış ve bizzat ticareti de Türkçe konuşan kavimler yapmıştır.


Hun İmparatoru. Atilla’nın, Roma ve Bizanslılarla, savaş sonrası yaptığı her anlaşmanın değişmez maddesi, Hunlu tüccarlara Roma ve Bizans şehirlerinde imtiyazlı ticaret yapma hakkıdır. (Prof. Şerif Baştav  - Büyük Hun Kağanı Atilla- Kültür Bak. Yayını No:2077 Ankara 1998)


Uzun yıllar İpek yolunun Hazar denizinin güneyinden geçen güzergahı kullanılmıştır. Bu güzergahta kullanılan en önemli yazı da şüphesiz Runik diye adlandırılan ve bu yazıdan türetilmiş  yazılardır. Kavimler, İpek Yolu  vaıstasıyla,  malları aldıkları doğularındaki ülkelerden öğrendikleri yazı ve alfabeyi kendi dillerine adapte ederek kullanmışlar kendi alfabelerini oluşturmuşlar, malları sattıkları batılarındaki ülkelere de yazıyı ve alfabeyi öğretmişler. Fenikeli tüccarlar Runik yazının Avrupa’da yaygınlaşmasında önemli rol oynamışlardır.Malları temin ettikleri  doğularındaki toplumlardan öğrenip kendi dillerine uyarladıkları Runik alfabeyi, sırasıyla önce Anadolu’daki Likyalılara  ve Firigyalılara öğretmişlerdir. Anadolu’dan  İtalya’ya geçen Etrüskler, Runik yazıyının Avrupa’ya yayılmasına neden olmuşlardır. Greek  kavimlerinin Anadolu’da  Firig ve Lidyalılardan öğrendikleri  ve kendi dillerine adapte ettikleri Runik yazı Roma İmparatorluğu  döneminde  latin alfabesi olarak Tarih sahnesine çıkmıştır.    Antalya Elmalı timülüsünden çıkan eski Frig yazısında kullanılan Runik semboller ve  yazıya bir örnek (Antalya müzesi)            Arkaik Grek diye tanımlanan yazıtlarından bazılarında kullanılan Runik semboller ve yazıt örnekleri.( L. H Jeffery, The Local Scripts of Archaic Greece, Oxford 1961-1969)  Gerek Eski Frigçe gereksede Arkaik Grekçe olarak sınıflandırılan yazıtlarda, Göktürk yazıtlarındaki gibi kelime ayıracı iki veya üç nokta üst üste şeklinde kullanılmış. Semboller de büyük oranda benzemektedir.     Arap yarımadasında yaşıyan kavimler de  Runik yazıyı kendi dilleri ne adapte etmişlerdir.   Arap yarımadasında bulunan  yazıtlarda kullanılan Runik semboller .
www.ancientscripts.com                Kuzey Afrika’da yaşayan Berberi kabileleri (Ticaretle uğraşanları) de  bir dönem Runik yazıyı kullanmışlardır. www.ancientscripts.com   Hazar Denizi ve Karadeniz’in  Kuzeyinde ise Runik yazıyı ilk kullananlar Orta Asya’dan bölgeye gelen  İskitlerdir. İskitlerden sonra bölgeye hakim olan  kavimler de Runik  yazıyı kullanmışlardır. İ.S. 1. yüzyılda Bugünkü İsveç’in  güneyindeki anayurtları  Gotaland’dan Karadeniz’in kuzeyine gelen Gotlar da  (Anayurtlarında o dönemde yazıyı bilmiyorlardı) Runik yazıyı İskit ve komşusu oldukları Türkçe konuşan kavimlerden öğrendiler. Ve kendi dillerine adapte edip, kendi yazı sistemlerini oluşturdular. Kırımda egemenlik kuran Got Kralı Hermanarik (Germanarik) Hıristiyan olunca , Hıristiyanlığı kabul etmeyip kendi pagan inancını koruyan bir kısım Got kavmi, (kralları Odin’in önderliğinde) anayurtları Gotaland’a (İsveç) geri dönerek Viking  kralığını kurar. İskandinavya’ya Runik yazı da bu vesileyle gelir. Gotlar, Roma ve Bizans ile yakın ilişkilerine rağmen Hıristiyan kavimlerin kullandığı Latin yazısını değil kendileri gibi pagan inancındaki komşu oldukları bir kısmı Türkçe konuşan İskit ve Hun  Kavimlerinin kullandıkları şekliyle runik yazıyı alıp kendi dillerine adapte ederler. 10. yy a kadar pagan inançlarını koruyan Nordik toplumlar Runik yazıyı  17. yy a kadar kullanırlar. Özetle İpek yolu, aynı zamanda Runik yazının yayılma yoludur. Türk kavimlerinde bilinen en meşhur Runik yazılar kuşkusuz Orhun ve Yenisey yazıtlarıdır. Edebi ve sistematik olarak 6.yy da en mükemmel haliyle kullanılan  Göktürk Runik yazısı, bugün Türkçe dediğimiz dili kullanan kavimlerin binlerce yıl süren  resim- piktogram- tamga  aşamalarından geçerek Orhun ve Yenisey’deki seviyesine ulaşmıştır.      Orhun –Yenisey Göktürk Runik yazısından örnekler. 6.yy               Son yapılan arkeolojik kazılar, Runik yazının Orta Asya’da binlerce yıldan beri evrimini yaşayıp kullanıldığına dair bize bulgular vermektedir. Türkmenistan’da , Anau antik kentinde kazılardan çıkan yaklaşık 4300 (İ.Ö. 2300) yıllık Runik  mühür. www.upenn.edu/museum/News/hiebert-seal.html    Bugünkü Pakistan’da, eski yerleşim şehri Harappa’da bulunan Yaklaşık 5500 yıllık (İ.Ö. 3500) Runik yazı. http://news.bbc.co.uk/hi/english/sci/tech/newsid_334000/334517.stm Uzmanlara göre : 5500 yıllık olabilir ... Pakistan kazılarından çıkarılan, bilinen ilk yazılı örnek ..... Çömlek  üzerine yazılmış bilinen diğer yazılardan daha eski .... Sümer ve Mezopotamya yazıtlarıyla aynı veya az eski döneme ait olabilir.... Ancak bazı önemli problemler var, bu semboller İndüs dilinde ne anlama geliyor, kimse bilmiyor..... Harrappa (çok önceleri bulunan, Rosetta taşı ) yazıtlarıyla benzerlik göstermiyor......Bu keşif, yazının orjini konusundaki tartışmalara yeni bir konu ekleyecektir.....Bu yazı, muhtemelen İsadan önce 3500 ile 3100 yılları arasında, en az, Mısır- Mezopotamya ve Harrappa bölgelerindeki kadar, bağımsız gelişmiş bir yazıdır, diyebiliriz.           Bu yazı üzerinde, Göktürk alfabesi ve yazı sistemini kullanarak  yaptığım okuma denemesi ; Sağdan sola okunuşu; "İnil Gök (Kök) alan", anlamı; “Gökten ineni alan”, yani “kuş satın alan” dır.  Muhtemelen Türkçe bilmeyen ve kuş alım satımıyla uğraşan bir Harappa’lı tüccar tarafından, kendini Türk toplumlarında tanıtmak amacıyla, Türkçe bilen birine yaptırılmış olabilir. Türk toplumlarıyla karşılaştığında bu yazıyı gösterdiğinde, kendisini Kuş pazarına veya satıcılarına götürüyorlardı herhalde. Gök veya Kök  kelimesindeki sembol K nın simetrisi de olabilir. Bu durumda ortaya kuş şeklinde bir piktogram  çıkar ki, bu da okuma bilmese bile kişinin “kuş“ aradığını karşıdakinin anlamasına yardımcı olur.Bugün hala Pakistan ve Afganistan’ın kuzeyi ile Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan da, av için, Doğan, Atmaca, Şahin, Kartal gibi vahşi hayvanlar evcilleştirilmekte, bu hayvanlara Arap şeyhleri oldukça yüksek meblağlar ödemektedirler. Harappa da bu bölgeye çok yakın, eski bir ticaret şehridir. Ayrıca eski Çin kaynaklarında bazı Türk kabilelerinin papağan besledikleri belirtilmektedir.Runik yazıyı kullanan tüm diğer kavimler, alfabelerinde sembolleri seslerle eşleştirirken, Göktürk yazıtlarında görüldüğü gibi, sembollerin hecelerle eşleştirilmesinin  yanı sıra,  sembollerin,  piktogram ve damgalara uygun seçilmesi de - (e)B =ev,  (a)T= at,   (o)K=ok  vs. -  runik yazının mucidinin, bugün türkçe dediğimiz dili kullanan kavimler olduğunu bize işaret etmektedir.   Göktürk’lerden sonra  Türkler gene Runik yazının geliştirilmesi sonucu oluşmuş olan Sogd ve Uygur alfabelerini yaygın şekilde kullanmışlardır.           Aşguzai - İskit – Scyth – Saka   İskitlerle ilgili Bizans ve Arap yazarların eserleri, ve Arkeolojik buluntular bize oldukça detaylı bilgiler vermektedir. Karadeniz’in kuzey kıyılarından başlayarak Avrasya’yı,  MÖ- 7.yy ile 4.yy  arasında kontrolleri altında tutan bu halkın kökeni (orijini)  hakkında bilim dünyasında çelişkili tespitler yapılmaktadır. Çoğunlukla bu kavimin orijini İrani (indo-europan) kabul edilmektedir. Bir kısım bilim adamı da bu kavmin Turani olduğunu kabul etmektedir.   Bu kavmin İrani (Aryan) olarak kabul edilmesinin temel nedeni, Ermeni ve Süryani kayıtlarinda geçen birkaç kelimenin, indo-europa kökenli olmasıdır. Hem Tarihi kaynaklar, hem arkeolojik buluntular, hem de son yıllarda yapılan runik yazı çalışmaları,  bize İskitlerin Turani  bir kavim ve Altay orijinli olduğunu  ispatlar. 1970 yılında bulunan Esik kurganından çıkan İskit içki kupasındaki runik yazının  Prof.  Musabayev (Kazakistan Bilimler Akademisi) tarafından Türkçe olarak okunması, ve diğer runik yazı uzmanlarınca  yapılan çalışmalar için aşağıdaki adres incelenebilir.   
        Http://www.lostlanguages.com/saka.htm Esik Kurganından çıkan İskit kupasındaki runik yazı.
 İskitlerin dillerinde bazı indo-europan  kelimelerin olması  olağandır. Tarihi kaynaklar bize İskitlerin, MÖ 7. Yy da Avrasya’dan çıkıp Pers ve Medler ile savaşarak onları yendiği  Mısır’a kadar bu ülkelerde 28 yıl hüküm sürdüğünü söylemektedir. (Herodot 1. kitap). Daha sonra Perslerin isyan edip İskitleri yurtları olan Avrasya’ya geri dönmeğe  mecbur bıraktıklarını görmekteyiz. Daha sonraları ise, Pers kralı Daryus’un  (Dareios) İskitlerle savaşmak ve bu 28 yılın öcünü almak için İstanbul boğazını geçerek İskitlere saldırdığını görüyoruz. . (Herodot 4. kitap).  Herodot için aşağıdaki adresler incelenebilir.http://classics.mit.edu/Herodotus/history.1.iv.htmlhttp://classics.mit.edu/Herodotus/history.4.iv.html http://mkatz.web.wesleyan.edu/grk101/linked_pages/grk101.scythian_archers.html Herodot tan öğrendiğimize göre  İskit denilen halklar  üç farklı  yaşama şekli gösteren  kabilelerden  oluşmaktadır. Bunlardan birincisi Çiftçi İskitler : Bunlar yerleşik düzende çiftçilik yapmaktadırlar. İkinci gurup Göçebe İskitlerdir. Bunlar daha çok hayvancılık yapan, at , inek ve koyun sürüleri ile göçebe yaşam süren İskitlerdir.Üçüncü ve son gurup ise Şahane (Royal) İskitlerdir. Şahane İskitler diğer İskitleri köleleri gibi görürler. Savaşçıdırlar. İskitlerin en kalabalık ve yiğit olanlarıdır. Bu üç farklı İskit guruplarının da farklı coğrafyalarda olduğunu göz önüne almalıyız.  Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, İskitleri homojen bir halk olarak almak yanlıştır. Benzer giyim, inanç ,  dil vs. gibi kültürel anlamda ortak özellikler gösteren farklı klan ve boyların  hakim unsur olarak Şahane İskitler tarafından yönetildiği bir devlet yapısı olarak ele almak bizce daha doğrudur.Herodot da anlatılan İskitlere ait kültürel öğelerin de, hakim unsur olan Şahane İskitlere ait olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Herodot da İskitlerin orijini hakkında  Greek ve bazı İskitler arasındaki söylenceler anlatıldıktan sonra, Herodot un da bizzat  “Ben de bunu –bu görüşü – tutuyorum” dediği  görüşe göre İskitler Asya’da yerleşikken Masagetlerle yaptıkları savaşta yenilip Aras (Araxes) nehrini geçerek Kimmer’lerin  ülkesine gelirler. Ve Kimmerlerin boşaltıp kaçtığı bu bölgeyi yurt tutarlar.  Masagetlerin,  Med (Pers) kralı Kyrusla yaptığı savaşı birinci kitabında detaylı olarak anlatan Herodot’un İskitleri İrani veyahut Pers  olarak tanıtmaması, Asya’dan geldikleri fikrini savunması , Massagetlerin İskitlerle benzer kültürel özellikler taşıdığı ve “İskit soyundan olduğunu söyleyenler vardır” demesi,  Massagetlerin Hazar denizininin kuzey doğusunda yaşadıkları yani Ural dağlarının  güney eteklerinde bulundukları göz önüne alırsak, İskitlerin de bir Turani kavim olmasının, İrani bir kavim olmasından daha güçlü bir olasılık olduğunu görürüz. Kültürel öğelere gelince. Herodot, 4. Kitabının başında, İskitlerin kısrak sütünden bir tür içki elde ettiklerini, ince detaylarına kadar anlatmaktadır. Bu içkiye Türkler “Kımız” derler. Bugün de Orta Asya’da  pek çok Türk toplulukları hala bu içkiyi yapar ve kullanırlar. Çin kaynakları da  Kımız olarak adlandırılan bu içkinin sadece Türk kavimlerine has bir içki olduğunu söylerler. Bu güne kadar Türklerden ve yakın akrabaları olan Moğollardan başka bu içkiyi kullanan başka bir kavmin olduğu hiçbir kaynakta yoktur.  Sadece Kımız içmeleri bile onların Turani bir kavim olduğunu ispatlamaya yeter.  Diğer kültürel öğelere gelince (Herodot 4. Kitap ), İskitler, Türkler gibi, kurban edilecek hayvanı iple boğarak, kan dökmeden öldürürler.Türkler gibi domuz beslemez ve kurban etmezler, en çok At kurban ederler.Çin kaynaklarında da Türk toplumlarının domuz beslemediği özellikle ayırt edici özellik olarak belirtilir.Diğer Türklerde de olduğu gibi en nefret ettikleri düşmanlarının kafataslarından içki kadehi yaparlar. Kralları ölünce diğer Türk kavimlerinde de görüldüğü gibi  halkı saçlarını kesip, yüz ve vücutlarında yaralar açarlar. Mezarına eşlerinden birisi, hizmetçileri ve atları, boğularak konur. Kralın sağlığında kullandığı eşyaları (Silahları), içki kupaları ile beraber mezara konur. Mezar dikdörtgen şeklinde kazılmış toprağa mızraklar çepeçevre yere saplanır ve üzeri sazlarla örtülür. Bir tür oda oluşturulur. Daha sonra mezarın üstü toprakla kapatılıp, üzerinde bir tepe oluşturulacak şekilde toprak ve taş yığılır. Ölümün 1. Yılında  gene kralın atları ve adamları boğularak kurban edilir, kurban edilen atların içlerine saman doldurulup, mezar çevresindeki kazıklara takılır. Bu mezarlarla ilgili Herodot’un yazdıkları ile Pazırık gibi diğer kurganında yapılan arkeolojik çalışmalar birbirini desteklemektedir. Yapılan Arkeolojik kazılarda, İskit mezarlarında silahları ile gömülmüş kadın savaşçılar da bulunmuştur. Bu durum da diğer Türk toplumlarında çok sık rastlanan bir durumdur. Türk toplumlarında da kadının statüsü yüksektir. Çoğu zaman erkekleri ile beraber silah kuşanıp savaşa gitme sık görülen bir durumdur. İskit kurganlarında bol miktarda geyik ve kartal motifli eşyalar bulunmuştur. Geyik ve kartal, Altay ve Türk mitolojisinde oldukça fazla yer alan, çok önemli iki hayvandır.  Greek ve Bizans kaynaklarında geçen İskitlere ait isimlerle ve İskit diline ait olduğu kabul gören kelimelerin orijini  çalışmalarıyla ilgili olarak aşağıdaki adresler incelenebilir. http://www.lostlanguages.com/scythian.htmhttp://www2.4dcomm.com/millenia/scythwrd.htmlhttp://www2.4dcomm.com/millenia/scytha.htmlhttp://www.kafkas.org.tr/english/ANALIZ/karacaylarin%20tarihi2.html  Günümüz bilim adamlarında çok sık rastlanan  bir yanlışa da burada değinmek istiyoruz. Yaygın olan yanlış görüş şudur: “Greek ve Bizans kaynaklarında  Karadeniz’in kuzeyindeki  bütün barbar kavimlere İskit denmektedir. Buna Hunlar da dahildir” Kaynaklar bize bunun böyle olmadığını göstermektedir.Herodot da Androphak lar , Taurisler, Agathirisler, Sauromatlar, Gelonlar, Melankhlenoslar ve Budinler  İskitlerden ayrı kavimler olarak belirtilmişlerdir.Herodot; “Androphak lar  İskitler gibi giyinirler ama dilleri ayrıdır” , “Melankhlenoslar siyah elbise giyerler ama İskitlerin geleneklerine uyarlar.”, “Gelonlar’ın dili  Greek ve İskitçe karışımı bir dildir” demiştir. Bu yanlış anlayışın nedeni bizce şudur;İskitler devlet olarak tarih sahnesinden çekilmişler ancak İskitleri oluşturan halklar, giyim, inanç, dil ve yazı gibi kültürel özelliklerini koruyarak ya başka isimler altında yeni devletler kurmuşlar , ya başka kavimlerle birleşip yeni bir kavim oluşturmuşlar ya da diğer devletlerin içinde yaşamlarını devam ettirmiş veya asimile olmuşlar.Yani Bizans kaynakları, İskitlerin mirasçısı olan, İskitler gibi konuşan,  giyinen, yazan, yaşayan , inançlara sahip olan kavimlere de genel olarak İskit demişlerdir. Eski Arap tarihçi ve seyyahların  Slavlara “Sakalibe” demeleri gibi. Konumuzla ilgili olması sebebiyle burada belirtmek lüzumunu hissettiğimiz bir konu da M.S. 568 yılında  Bizans’a  gelen Göktürk elçilerinin getirdiği mektubun, Bizanslılar tarafından “İskit Harfleri ile yazılmış” mektup olarak anılması, İskitlerin, Hunlar ve Göktürkler gibi runik yazıyı kullanmalarından ileri gelmektedir.Orhun ve Yenisey’de bulunan,  edebi olarak en üst aşamasına gelmiş Runik Türk yazısının, o günkü koşullarda evriminin en az 10 YY  da oluşacağı göz önünde tutulursa, Runik Türk yazısının ilk ortaya çıkışını M Ö 6. YY ve İskitlere  uzanması şaşırtıcı değildir.  İskitlerle ilgili bazı eski Greek seramiklerinde yer alan resimlerde İskitlerin giyimleri hakkında bilgi edinmemiz mümkündür. Aşağıdaki adres ve devamındaki sayfalarda bu seramikler hakkında daha fazla bilgi ve resim vardır.http://mkatz.web.wesleyan.edu/grk101/linked_pages/grk101.scythian_archers.html Bu resimlerden de anlaşılacağı gibi, İskitler, kürk parçalarının birleştirilmesinden oluşan giysiler giymektedirler.Göze çarpan iki farklı karakteristik olgu daha vardır. Pantolon ve başlıklar.Eski Çin kaynaklarında da belirtildiği gibi, pantolon, Türk  boylarının ayırt edici  özelliğidir.Başlıklar ise deri veya keçeden yapılma olup bugün benzerleri hala Altay’larda kullanılmaktadır. 
Kürk elbisesi ile Bir İskit savaşçısı.Greek Vazosu  MÖ. 500 Aynı dönem Greek Tabağında İskit ve Greek savaşçısı.  Kürkten elbise ve pantolon giyen İskit okçusu. MÖ.500 Greek Tabağı. Altay’da Kürkten  elbisesi ve metal aksesuarlarla süslenmiş başlığı ile bir Şaman. MS 2000
   Sarmatlar – Sauromatae Herodot ve Hipokrat eserlerinde Sarmatlar için İskitlerin bir kabilesi  olduğunu söylemektedirler. Herodot da Sarmatların orijini konusunda anlatılan hikaye ise özetle şöyledir: Kadın savaşçılar (Amazonlar) esir olarak bulundukları gemiyi ele geçirip, Azak Denizi (Maiotis) kıyılarına gelirler. Ve burada İskitlere komşu olarak yaşarlar. İskitler bir gurup bekar genci Amazonların yakınına gönderirler. Bir müddet sonra Amazonlarla evlenen bu gençler Sarmatları oluşturur. Sarmat kurganlarında bulunan materyallerden de anlaşıldığı gibi, İskitlerle birçok benzer özellik gösteren Sarmatlarda savaşçı kadın mezarı daha çoktur. Bunun yanı sıra,  İskitlerden daha sönük bir ekonomik ve kültürel yaşama sahip olduklarını görmekteyiz. Herodot’un ; “İskit dilinin bozuk bir şeklini kullanırlar” dediği bu halk MÖ 6-4. Yy. arasında bölgede egemen olmuşlar. MÖ 3.Yy da Ural dağlarının güney eteklerinde yaşayan bazı kavimlerin güneye inip bu bölgeye gelmeleriyle birlikte “Aorsi, Roksolan, Alan (As), Yazıg(Asi)” beyliklerini kurduklarını ve bunların oluşturduğu konfederasyon devletin tüm İskit  ülkesine egemen olduğunu görmekteyiz.   MS 3. Yy. da Got kavimlerinin, İskandinavya’dan Baltık Denizinin güneyine inip, Kuzey Karadeniz kıyılarına ve Kırım’a kadar gelmeleri ile  Sarmatlar, etki alanlarının büyük bir kısmını kaybetmişlerdir.MS 375 te Hunlar tarafından tarih sahnesinden silinmişlerdir. Büyük çoğunluğu Hunların egemenliğine giren Sarmatların bir kısmı Gotların , bir kısmı da Romalıların koruması ve egemenliği altına girmişlerdir. Greek  Yazarı Priskos, ve Jordanes’in eserlerinde,  Atilla’nın Roma İmp. sığınan bu kavimlerin, kendine verilmesini isterken bu kavimlere genel olarak İskit kavimleri demesi, Sarmatların , İskitlerin kültürel devamı ve mirasçısı olmalarındandır.Jordanes için aşağıdaki adres incelenebilir.http://www.boudicca.de/jordanes1-e.htm  Gotlar ve Hunlar Ana yurtları İsveçin güneyi (Götaland) olan bu kavimler, MÖ 1. Y.Y. da Baltık denizini geçerek, güneye Wisla kıyılarına gelirler. Zamanla Karadeniz kıyılarına kadar ulaşan Gotlar, Sarmat’ların hakimiyet alanlarını daraltırlar. MS 3.yüzyıla gelindiğinde Gotların, Karadenizin kuzey kıyılarında tamamen hakimiyet kurduklarını görürüz. Kırım’ın tamamen Gotların egemenliği altına girdiği görülür.    Gotların, Karadeniz’in kuzeyindeki hakimiyet kurdukları dönemde, (İ.S.200-350), Ural Dağlarıyla Hazar Denizi arasındaki bozkırlarda, daha sonra Avrupa Hunları diye adlandırılacak Orta Asya dan çeşitli nedenlerle göceden kabilelerin biriktiğini  görmekteyiz.  Gotlar Karadeniz’in kuzeyine yerleştikleri bu dönemde otokton yerli halklarla (Slav-Sakalibe gibi) , İskit ve Sarmatların bakiyeleri ile ve sonradan da bozkırdaki Turani Hun kavimleriyle kaynaşmıştır  Kırımda Hermanarik (Germanarik) in krallığı altında Karadeniz üzerindeki ticareti kontrollerine alan Gotlar Bizans ile hem ticari hem de askeri ilişkilerini geliştirirler. Hazar Denizinin Kuzeyinden Bizans ve Avrupa’ya giden ipek yolunu kontrolleri altına alırlar. Masagetlerle birlikte İran ordularına karşı savaşırlar.  Gotlarla ilgili ve Hunlarla ilişkisini anlatan en geniş kaynak,  Jordanes in Getica  isimli eseridir. http://www.boudicca.de/jordanes1-e.htm  Bizans, o donemde Runik- Firig ve Likya  yazısından geliştirilmiş olan Latin- Greek alfabesini kullanmaktadırlar.Buna rağmen Gotlar,  Hıristiyan Bizans’ın kullandığı latin alfabesi yerine kendileri gibi pagan-şaman inancındaki otokton halkın (İskit Sarmat bakiyeleri ) ve doğu komşusu bozkırdaki Turani kavimlerin kullandığı Runik alfabeyi kullanarak kendi dillerine uygun şekilde, soldan sağa yazılan Runik  alfabeyi, geliştirip kullanmaya başlarlar. Bu yazı İskandinavya’da 17. yy a kadar kullanılmıştır. Latin alfabesine o dönemden sonra geçilmiştir. Bizans ile girilen ilişkiler sırasında Kral Hermanarik Hıristiyan olur. Got kabilelerine de Hıristiyan olmaları için baskı uygular. Bir kısım Got kabilesi pagan inancını korur. Bunlardan bir kısmı kuzeye ana yurtları İskandinavya’ya (Gotaland) geri göçerken bir kısmı da  benzer pagan-şaman inancına sahip olan bozkırdaki Hun kabilelerine katılırlar.Bu durum Got-Germen mitolojisinde Hun’ların menşei konusunda şöyle hikaye edilir; Hermanarik Hıristiyan olunca büyücü Got kadınlarını  (pagan-şaman) bozkıra sürer. Bozkırda bu kadınlar kötü ruhlar ve cinlerle birleşirler. Hunlar işte bunların çocuklarıdır.Mitolojiye bu şekilde yansıyan olayın aslı , Hunlar Avrupa içlerine  350 yılından sonra yaptığı akınlarda Hun ordusunda pagan Got kabileler, komutanlar ve askerlerin olmasından da (Fransa yakınlarındaki Katalonya savaşında Hun ordusunda çoğunluk Got asker ve komutanlardır.) anlaşılacağı gibi, Hıristiyan olmayı reddeden Got kavimlerin benzer inanca sahip Hun imparatorluğu içinde yer almalarıdır. Bu kabilelerden bir kısmı Hunlar içinde asimile olmuş dillerini kültürlerini kaybetmiş, bir kısmı Orta Asya  orijinli kavimlerle kaynaşmış, bir kısmı ise kültür ve dillerini belli bir müddet korumuşlardır.  Bu mitolojik anlatımdan, bazı Got kavimlerinin Turani Hun kavimlerle karışıp melez kavimler-kültürler oluşturduğunu düşünmek ve bugün Kafkaslardaki toplumları oluşturan farklı anatomik-kültürel yapıya (indo europan dil konuşan) sahip toplumları anlamak, Gotik mimari tarzın bazı kafkas toplumların kültürüne nereden geldiğini de anlamak belki mümkün olur.  Tersine bir durumda söz konusudur. Yani merkezi Hun  otoritesine çeşitli nedenlerle baş kaldırmış, isyan etmiş Hun birliği içindeki bazı kabileler de Gotlara katılmış,  Hunların  Avrupa içlerine yaptıkları akınlarda Hunlara   karşı Gotlarla birlikte savaşmışlardır. Vizigot ordularında cok sayıda Hun asker ve komutan olduğu Tarihi kaynaklarda yazar. Tabi bu kabilelerin bir kısmı Hıristiyan olmuş, ve asimile olmuşlar bir kısmı Got kavimleriyle kaynaşarak melez kültürleri oluşturmuş, bir kısmı da benliklerini uzun müddet korumuşlar sonra yok olmuşlardır.  Gözden kaçan en önemli nokta  Hunların İmparatorluk (imparatoluk kavramını yeni bir kavram olarak kabul edersek) diğer anlamda kabile konfederasyonları şeklinde olduklarıdır. Bu tip devlet örgütlenmeleri Krallık gibi tek bir etnik topluluğun hükümranlığı değillerdir. Dolayısıyla pek çok etnik unsur da hem tebaa hem de yönetici konumundadır. Dahası imparatorluğun merkezi yapısında farklı etnik kökenlerden gelen şahısların olması ve birden fazla dilin konuşulup kabul görmesi normaldir.  Hunların içindeki pekçok kavme Jordanes de  İskit kavimleri denmesinin nedeni Hun ve İskit devletlerinde  merkezi yönetimde bulunan kavimin Runik yazı da dahil benzer kültürel ögeler taşımasıdır.  Hunların merkezi yönetici kavminin Türk dili konuştuğu (dolayısıyla da Türk etnik kökenli olduğu) birçok batılı bilim adamınca da kabul görür. (Denis Sinor,Erken İç Asya Tarihi, -Early Inner Asia -Oxford Yayınları S 277)  Hunların  Avrupa’ya doğru harekete geçmesi ile Hun İmparatoru Atilla, önce  Hermanarik in Kırım’da kurduğu kırallığı  egemenliği altına almış, ve kendisine bağlı olan Hunimund’u  (Hun ağızlı- Hun gibi konuşan) Gotlara kral yapmıştı. Sonuçta biliyoruz ki Hunlar bütün direnmelere rağmen Avrupa’yı büyük ölçüde kontrol altına almış Bizans ve Batı Roma İmparatorluğunu haraca bağlamış Alplerin kuzeyinde kalan Tüm Avrupa’yı da kontrolleri altına almışlardır. Bu hakimiyet sahası, bilim adamlarının da çizdiği gibi bugünkü Almanya Danimarka ve Gotların ana yurdu olan İsveç’in güneyindeki Gotaland ı da içerisine alır. (Türk Dünyası Kültür Atlası Sayfa 94-95 deki Harita. T.K.H.V. yayınları.)  Hunlar tarih sahnesinden çekilince Avrupa’nın bu günkü coğrafyası kabaca şekillenmiş olmaktadır.Bugünkü Avrupa’da bulunan Alman İngiliz Fransızlar başta olmak üzere pek çok devletin önemli etnik unsurunu oluşturan Keltler, Saksonlar, Franklar, Germanlar, Vikingler, Macarlar Gotların ve Hunların bakiyeleridir.  Gotik kavimlerle beraber hareket edip Hunların önünden kaçan Turani Hun kavimleri de zaman içinde asimile olup yok oldular. (Macarlar belki de bunların bakiyeleridir.)  Viking’ler Bu konuda batılı bilim adamlarınca en güvenilir ve de kabul edilebilir kaynak, 1179 - 1241 yıllarda yaşamış İzlandalı  tarih ve destan yazarı, devlet adamı Snorri Sturlason'un Heimskringla isimli eseridir. Bu eserin "The Ynglinga Saga" isimli bölümünde tanrı- kral Odin hakkında konumuzla ilgili bölümler şöyledir: http://sunsite.berkeley.edu/OMACL/Heimskringla/ynglinga.html  "Asya’daki Don (Tanaquisl) Nehrinin doğusundaki ülkeye Asaland veya Asaheim (As-a ülkesi) denir. Bu ülkenin başkentine de Asgaard ( As’ların surlu-guard,korumalı- şehri) denir. Bu şehrin Kralı (chief ) Odin idi." (2. bölüm) "..... Odin'in büyük topraklara sahip olduğu dağın güney yamacı Türk ülkesine (Turkland) uzak değildi." (5.bölüm)  Odin’in Don ile İdil nehirleri arasında bulunan, kendini "As" diye niteleyen halkın yaşadığı ülkenin başkentinde Kral veya şef olduğunu ve ülkesinin Türklerle komşu olduğunu açık bir şekilde görmekteyiz. Tarihi bilgiler ve adı gecen eserdeki diğer bilgilerin ışığında Odin'in, M.S. 3. yy da Karadeniz'in kuzeyine gelen Got'lardan olduğu, Don ve İdil nehirleri arasına hakim olan Got kabilesinin lideri olduğunu,  Germanarik in Hıristiyan olması sonrasında yaşanan süreçte pagan inancını koruyarak ana yurdu olan İskandinavya'ya (Gotaland) Avrupaya Hun akınları başlamadan, kabilesiyle geri döndüğü ve İskandinavya'da Viking krallığını kurduğu anlaşılmaktadır. Viking’lerin 9.yy sonuna kadar pagan inancını korudukları bilinmektedir (İbni Fadlan-Fazlan, Seyahatname) Odin İskandinavlara okuma yazmayı (Runik alfabeyi) öğretmiştir. Odin öncesi İskandinavyada yazı yoktur. Odin öncesinde İskandinav takviminde bir yıl on ay dır. Odin buna iki ay daha ilave etmiştir. (Muhtemelen Türk'lerin 12 aylı takviminden esinlenmiştir) Odin’in aynı zamanda sihirli-büyülü (Magic) güçleri vardır.

iskitlerin etnik aypısı

İSKİTYA VEYA SAK DEVLETİNİN ETNİK YAPISI

M. ö. X-IX. Yüzyıllarda Moğolistan sahasında bir takım değişimler dikkati çekmektedir. Çin’de hakimiyeti ele alan göçebe-Çin karışımı bir hanedanlık olan Cholar, peş peşe gerçekleştirdikleri kuzey ve batı seferleri sonucunda Gobi çevresinde öteden beri varlık gösteren Türk Ti ve Hun boyları ile Proto-Moğol uluslar yer değiştirmesine neden oldu. Öte yandan aynı tarihlere rastlayan ‘büyük kuraklık dönemi’ bu kavimleri hapis oldukları coğrafyanın dışına çıkmaya zorladı. Batıya doğru harekete geçen ilk Türk kavimleri Tilere bağlı bazı boylar oldular. Onlara bazı Hun boyları da katılmışlardır. Tilerin ana kitlesinden ayrılan ilk Türk Bunturklardı. Onlar, Balkaş boylarında bulunan karma bir topluluk olan İskitleri yerlerinden oynattılar. M. ö. VIII. Yüzyılda İskitler, Kimmerlerin ülkesine geldiler. Heradot’a göre, Asya’da bulundukları sırada Massagetlerle yapılan bir savaşta yenilen İskitler Kimmerlerin yanına gelmişlerdir[1]. İskitler, önce Kimmerler’in yurtlarını ele geçirdiler. Bu durum karşısında Kimmerler Hazar Denizi ile Tuna nehri arasında bulunan geniş coğrafyaya taşınmışlardır. Ancak, İskitler peşlerini bırakmayan Bunturk kavimleri önünde ele geçirdikleri eski Kimmer yurdunda fazla duramayarak Kimmerlerin yeni yurtlarına doğru harekete geçtiler. Kimmerler, peşlerine takılan düşmanlarından kurtulmak için bir araya gelip topluca yurtlarını koruma kararı aldılar. Ancak, Heradot’a göre, yapılan toplantıda Kimmerler ikiye bölündüler. Bir kısmı savaştan, diğerleri de yeni yurtlar aramaktan yana tavır takılınca, sonuçta ikinciler kazanmış ve Kafkaslara akın etmeye başlamışlar. İskitler de Kimmerlerin huyunu iyice öğrenmiş olmalıdırlar ki, onları tarihe gömene kadar peşlerini hiç bırakmadılar[2]. M. ö. VIII. Yüzyılda Kimmerleri kovalaya kovalaya Kuzey Azerbaycan’a kadar gelen İskitler, aynı tarihte burada kendi devletlerini Sak Krallığını kurdular. Kısa sürede bölgedeki siyasi güçler üzerinde hakimiyetliklerini tamamlayarak Yakın Doğu’nun en büyük devleti haline gelen Saklar, merkezi bölge olarak kendilerine Kuzey Azerbaycan sahasını çekmişlerdir. Göçebe bir topluluk olan Saklar büyük at sürülerine ve hayvanlara sahiplerdi. Antik Çağ müellifler onları ‘at sütü içenler’ olarak tarif etmekteler. Kuzey Azerbaycan sahası otlak ve kışlak saha olarak Kafkasya, İran ve Anadolu’nun en verimli bölgesi olduğundan göçebeler burada demir atmışa benziyorlar. M. ö. 680 yılında Doğu Gürcistan, Arran (şimdiki Azerbaycan) ve Ermenistan bölgesi Sak Devleti’nin hakimiyeti altında bulunuyordu[3].

Sakların etnik yapısı hâlâ tartışma konusudur. Bu kavimlerin Hint-Avrupalı mı, Türk mü, İran kökenli mi veya bir başka etnostan mı oldukları bilinmiyor. Bunları bir kökenden kabul etmek aslında doğru değildir. Çünkü, İskitler göçler sırasında kendi yanlarına çok sayıda kabile almışlardır. İçlerinde Türk boyların oldukları da muhakkak olan İskitlerin, genel yapı itibariyle Altay – Aral arazisinde bulunan etnik unsurlar arasında bir nevi geçit oluşturdukları bilinmektedir. Türklüklerine ilişkin çok kuvvetli deliler olmasına rağmen, Türk olmadıklarına ilişkin sağlam bilgilerde bulunmaktadır. Sonuç ne olursa olsun, İskit boyları bir nevi karma yapıya sahip olup, çeşitli etnik guruplara bağlı boyları içine almaktaydılar[4].

Sakların Güney Kafkasya’da oluşturdukları devletin merkezi Saksin/Şakaşen şehriydi[5]. Şimdiki Azerbaycan’da yerleşen Saklar kendi aralarında çeşitli boylara ayrılıyorlardı. Bu boyların bazıları hakkında elimizde bilgiler bulunmaktadır. Buna göre, Sak boyları arasında: Arsaklar/Varsak, Sisaklar, Erpaklar, Utiler, Gargarlar, Pasianlar, Şamaklar, Şarlar/Saylar, Gugarlar, Sirak/Şiraklar ve Albanlar. Azerbaycan tarihçilerinin büyük bir kısmı bu boyları Türk menşeli kabul etmekteyseler de bu doğru olmasa gerek. Belki, aralarında Türk bağlantısı olan boylar vardır, ancak bunu kanıtlayacak delilerimiz bulunmamaktadır. Yine bunun gibi, Türk olmadıklarını söyleyecek kanıtlara da sahip değiliz. Biz burada, m. ö. I. Bin yıldan sonra Güney Kafkasya bölgesine iskan etmiş etnik oluşumların varlığını açığa çıkartmak açısından onların konumuna ilişkin bazı görüşlere yer vereceğiz.

Utiler
Alban kaynaklarında Uti, Ermenice’de Utuk, Yunanca’da Otena olarak geçen bu boyun menşei çok tartışmalıdır. Ermeni ve Alban kaynakları, Albanların efsanevi atalarının Kürün sağ kıyısında bulunan Uti eyaletinde oturan Utiler, Gargarlar ve Savdeyler arasından çıktığını söylerler[6]. Bu açıklamaya bakarsak, Alban hanedanlığını Uti kökenli kabul etmek gerekecektir. Bu da, Utilerin etkin bir boy olduklarını göstermektedir. Geniş sahalara yayılarak varlıklarını uzunca bir dönem sürdüren Utiler hakkında temel bazı açıklamalar ileri sürülmüştür. Bazı tarihçiler, Utileri Dağıstan kökenli ve Dağlı dillerinden birini konuşan Udinler’le özleştirmektedir. Bu görüşün karşısında yer alanlar ise, Yunan, Ermeni kaynaklarında bunlar hakkında yer alan bilgilere dikkat çekerek, daha m. ö. V. Yüzyılda Utilerin şimdiki Azerbaycan dışında Midya sınırlarında, Hazar’ın güney-batısında, Ermenistan topraklarında oturduklarını, onların buralar gelişinin de Saklarla ilgili olduğunu buna karşılık Dağıstan Udinlerinin sonradan bu bölgede ortaya çıkan küçük bir kavim olduklarını ileri sürmekteler[7]. Daha sağlıklı bilgiler ve görüşler Utilerin Saklarla birlikte bölgeye geldiklerini ve Saklar arasında oynadıkları siyasi rolden dolayı geniş arazilere sahip olduklarını ileri sürmeye imkan vermektedir. Strabon’a göre, Hazar’ın güney-batısına, Heradot’a göre, Midya’ya bağlı iki eyalete, Ermeni ve Alban kaynaklarına göre, Azerbaycan’ın Kazak-Agstafa, Karabağ ve eski Albanya eyaleti Halhal’a yerleşmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde Utilerin Kür nehrinin sağ kıyılarında kendi adlarıyla bir yerleşim alanı kurdukları ve bu bölgenin Albanya içinde Uti eyaleti olarak yer aldığı bilinmektedir[8]. Uti eyaleti daha sonra Albanya’nın merkezi bölgelerinden biri haline gelirken, Utiler miladi sonraki tarihlerde Alban kavimleri arasında kaynaşıp kaybolmuşlardır. Bunların sonraki nesillerini kuzeyden gelen Türk göçlerine katıldıklarını ve onların arasına girdiklerini görmekteyiz. Kaynaklar, IV-V. Yüzyıllarda Uti eyaletinde artık Hun ve Kangar boylarının oturduklarını yazmaktalar[9].

Gargarlar
Kaynaklar Gargar boylarının adını Utiler’le birlikte zikretmekteler[10]. Bunların Türk olma ihtimali ağır basmaktadır. Nitekim, Gargar boylarına Orta Asya sahasında da rastlamaktayız. Ayrıca bu boya ait Orta Asya’da çok sayıda coğrafi kayıtlar mevcuttur. Sonraki dönemlerde Azerbaycan sahasında gözüken Garga/Karga boyunun bunlarla bir bağlantısı da olma ihtimali mümkündür. Alban kaynakları bunlar hakkında ilk bilgileri miladi I. Yüzyıla kadar götürmekteler[11]. Bu durum onların Sak boyu olmadığı anlamına da gelmektedir. Belki de, m. ö. V-IV. Yüzyılda batıya göç eden ilk Türk boyları Bunturklar ve Hunlarla birlikte daha geç dönemlerde Azerbaycan’a gelmişlerdir. Gargarlar, şimdiki Mil düzenliğinde yerleşerek burada Gargarey adı verilen bölgeyi yerleşime açmışlardır[12]. Yine Gargar çay adı onlara mal edilmektedir. Gargarlar, daha sonra bölgeye gelen Hun ve Sabir boylarıyla da sıkı irtibatlar kurmuşlardır. Albanya kavimler ittifakında yerini alan Gargarlar, Utilerle birlikte Uti eyaleti sınırlarını da işgal etmişlerdir[13].

Pasianlar
Bir Saka boyu olan Pasianlar’ın Ermenistan ile Türkiye sınırındaki topraklarda ve Dağlık Karabağ sahasında oturdukları bilinmektedir. Kaynaklar onların adını ilk kez m. ö. IV. Yüzyılda gerçekleşen bir olay dolayısıyla çekmekteler. Ksenefon’un aktardığı bilgiler ışığında Pasianlar bu bölgede Saklarla komşu olarak oturmaktaydılar. Onların oturdukları topraklardan eski adı Arpazos, şimdiki ismiyle Arpa çay nehri geçmekteydi. Ayrıca, Starbon daha Orta Asya’da oturdukları sırada İskitler arasında Apasiak adlı bir boyun bulunduğunu kaydetmektedir[14]. Kuzey Kafkasya’nın Çerek adlı bir deresi Basian adını taşıması bu boyun adıyla bağlantılı olarak gösterilmektedir. Araştırmacılar Pasian/Basian boylarını daha sonra ortaya çıkan iki boyun ataları olarak kabul etmekteler: Peçenek ve Balkan. Ancak her iki görüş belirsizliğini hâlâ muhafaza etmektedir. Pasianlar özellikle Ermenistan bölgesinde geniş yerleşim alanları ele geçirmişlerdir. Ermeni kaynakları VII. Yüzyılda bunlar ait Pot-Pasian bölgesinden söz etmekteler. Ancak bütün bu söylentilere rağmen, Pasianlar’ın menşei konusunda kesin bir görüş belirtmek imkansızdır. Yine de onların bir Sak boyu olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

Şamak/İjamaklar
Saklara karışmış bir Kafkas boyu olsa gerek. Bazı araştırmacıların yoğun ısrarlarına rağmen, bu boyun uzaktan veya yakından Türklerle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Muhtemelen Sakların zoruyla onlara katılara Kafkasya’daki yurtlarından Azerbaycan’ın Şemahı kentine gelerek burada yerleşmişlerdir. Şemahı şehrinin kurucuları da onlar kabul edilmekteler. Gerçi, Tataristan, Türkmenistan ve Harezm bölgesinde Şemak adını taşıyan bir sıra coğrafi yerler bulunsa da, bunlar Şemak kavminin menşeine dair kesin bir fikir sağlamamaktadır[15].

Arsak/Varsaklar
Sak boyları arasında yer alan Arsak veya Varsak kavminin adı XVIII. Yüzyıl kaynaklarda dahi geçmektedir. Bunların Türk olduğuna dair hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Nitekim, Arsak/Varsak boyları XIV-XV. Yüzyıllarda dahi kendilerinden en güçlü Türk boyları olarak söz ettirmekteler. Saka boyları arasında güçlü bir konuma sahip olan Arsaklar, Karabağ bölgesine gelip yerleşmişlerdir. Ermeni kaynakları eskiden beri bu bölgeden hep Arçak/Varçak diye söz etmektedir[16]. Bunların geniş bir araziye yayıldıkları bilinmektedir. Grek müelliflerinden Arrian’a göre, Orta Asya’da oturan Arsak/Arşak kavimleri İskender’e karşı çıkarak, ülkedeki ona bağlı orduları kovmuşlardır[17]. Adları geçen bu Arşaklar’ın Part Devletini kuracak olan Arşaki hanedanlığının kurucuları olsa gerek. Onların menşeine ilişkin en teferruatlı bilgiye Starbon’da rastlamaktayız. Onun aktardığına göre, “Parndaylar Meotidoydan yukarısında oturan Daylardan, Sandiya ve Parnalılardan türemişlerdir. Nitekim, Meotidoydan yukarıda yaşayan Skifler arasında Dailerin oturduğuna inananların sayısı az değildir. Denilenlere göre, Arsak soyu başlangıcını bu Daylardan almaktadır. Diğerlerine göre ise Diodot’un hakimiyetinden kurtulmak için Parfiya’yı isyana teşvik eden Baktriyalı hesap edilmektedir”[18]. Bu bilgiye bakılırsa, Arsaklar İskitler arasında bulunan Dayların türemeleridir. Bir başka yerde aynı müellif şunları söylemektedir: “Skiflerin büyük bir kısmı Hazar’dan başlayarak Daylar adlanırlar; onların doğu kısmındakiler Massaget ve Saklar adını taşırlar; geriye kalanlarına genel Skif adı verilmektedir”[19]. Bunlardan anlaşılan, İskit göçleri sırasında Arsaklar’ın bir kısmı Azerbaycan bölgesine gelirken, bir kısmı da Orta Asya’da kalıp daha sonra Part Devletinin esasını kuracak Arsakları teşkil etmekteler. Ermeni kaynakları Saka göçleri sırasında Karabağ bölgesine gelip yerleşmiş Arsak boylarından söz etmektedirler[20]. Karabağ uzun bir süre bu adla anılacaktır. Ermeni müellifleri, Albanya’nın eyaletlerinden birini oluşturan Arsak’ın 12 bölgeye ayrıldığını ve miladi başlarında burada Gargar, Uti, Hun, Basil ve Hazar boylarının oturduklarını kaydetmekteler[21]. Etnik isim olarak Orta Çağ müellifleri Varsak adlı bir Türk boyundan söz etmekteler[22]. Ak-koyunlular döneminde Varsaklar’ın isyanından söz edilmektedir[23]. Safevi devletinin oluşumunda Varsaklar’ın da önemli rolü olmuştur[24]. Bu kavimlerinde ana merkezi Karabağ bölgesi olmuştur. Muhtemelen, Saka boyları arasına karışan bir Türk kavimi olan Arsaklar daha sonraki dönemlerde de varlıklarını sürdürerek Kafkasya’da önemli roller oynamışlardır. Orta Çağ Ermeni müellifleri, bunlara istinaden Gence şehrine hâlâ Gansak/Gançak/Kansak diyorlardı[25]. Ancak, yine de bunların etnik yapısını ciddi olarak tetkik etmek gerekmektedir.

Sirak/Şiraklar
Saklara arasında bir boy olan Sirak/Şirak/Sirlerin Güney Kafkasya’ya gelişi yine bu dönemlere rastlamaktadır. Antik Çağ müelliflerinden Ptolemaus’un eserinde Saklarla I. Darius arasında cereyan eden savaşta Sirak isimli bir beyden söz edilmektedir. Rivayete göre, bu bey, Darius’u kandırarak onu çetin yollardan geçirip İskit ordularının önüne atmıştır[26]. Kaynaklarda Siraklar hakkında Saka göçlerinin başlamasından miladi VII-VIII. Yüzyıllara kadar dağınık bilgiler yer almaktadır. Starbon, Sirak/Şirak kavimlerinden çok savaşçı kimseler olarak söz etmektedir[27]. Kaynaklara göre, yerleşik hayatı benimsemiş olan Siraklar Kuban ve Kafkasya eteklerinden Azerbaycan’ın içlerine kadar geniş araziye dağılmışlardır. Miladi 49 yılında bunlar VIII. Mitridat’a Bospor çevresinde yenilmişlerdir[28]. Sovyet araştırmacılarına göre, Siraklar bu olay üzerine Azerbaycan’a akın etmişlerdir. Strabon’a göre, Kuzey Kafkasya bölgesindeki düzlük arazi Sirak Düzenliği adını taşımaktaydı[29]. Ermeni müelliflerinde Şiragatsi’ye göre, Siraklar Arsakların yakınlarında, yani Karbağ çevresinde kendilerine yurtlar oluşturdular[30]. Gürcü kaynakları ise Sirakların Azerbaycan sahasındaki varlıklarını m. ö. I. Yüzyıllara dayandırmaktadır[31]. Araştırmacılar göre, Sirak/Şirak adı Türkçe ‘ışık’ anlamındadır[32]. Daha sonraki Türk boyları arasında Sir kavminden söz edilmektedir. Bazılarına göre, adı geçen Sirlerin Sirakların torunları olması icap etmektedir[33].

Albanlar
Albanya Devleti’nin kurucu toplumu olarak bilinen Albanlar’ın tarih kayıtlarında adlarına m. ö. I. Yüzyıldan itibaren rastlanılmaktadır[34]. Tarihçiler bu boyun etnik terkibi hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimine göre, Albanlar İndo-Kafkas kökenli bir boy iken, kimine göre, Çeçen-İnguş menşeli, kimine göre de, Sak boylarından birdir. Yapılan son araştırmalar ilk iki görüşü geçersizliğini kanıtlarken, sonuncusu daha geçerli kabul edilmiştir. Bazıları da bunları Türk kökenli kabul eder ki bu konuda kesin bir şey söylemek henüz mümkün değildir. Ermeni, Gürcü, Alban ve Antik Çağ kaynakları Albanlar’dan hem etnik bir topluluk, hem de siyasal bir oluşum olarak söz etmekteler. İsimlerinin daha geç dönemlerde tarihe geçmesine karşılık, bütün kaynaklar m. ö. IV. Yüzyılda şimdiki Azerbaycan topraklarında Albanya isimli bir devletin varlığından söz etmekteler. Grek müelliflere göre, Albanya denilen arazi veya ülke, Büyük Kafkasya, Samur Dağlarının kuzey eteklerinden kuzey-doğuda İori ve Alazan nehirlerinin yukarı akarlarına kadar, Hazar Denizi kıyısında ise Derbent’e kadar uzanıyordu[35]. Arazi bakımından m. ö. IV. Yüzyıldan miladi VIII. Yüzyıla kadar geniş bir sahayı içine alan Albanya’nın tam olarak konumlandığı coğrafya şimdiki Azerbaycan sahasına rastlamaktadır. Etnik bakımdan ise Albanlar’ın ülke genelinde dağınık yaşadıkları ve çeşitli boylarla aynı konumda oldukları biliniyor. Albanlar’ın Saka kavimlerinin türemeleri olduğu büyük bir ihtimalle kabul edilmektedir. Nitekim, bunu bulundukları coğrafya genelinde komşularına göre farklı olmaları da kanıtlıyor. Maalesef, Albanya tarihinin yegane kaynağı ‘Albanya Tarihi’ eserinin müellifi M. Kalankaytuklu, Albanlar’ın ilk tarihi dönemleri hakkında efsanevi bilgiler vererek geçiştirdiğinden onların kimliğini tam olarak tespit etmemiz güçleşmiştir. Müellif, kitabının bir yerinde Albanya hanedan soyunun Yafes neslinden ve Sisakan (bunların Si/saklar yani Sakalar’dan bir boy oldukları biliniyor) (Sünük) kökenli Aran isimli bir hükümdardan geldiğini belirtmektedir[36]. Bir diğer yerde ise daha açıklayıcı bir bilgiye rastlamaktayız: “Doğu’nun, yani Albanya’nın naharları (eyalet hakimleri) Satinik’in soyundandır. Bu soyun temsilcileri Tiridat’ın babası Hüsrev zamanında Basil ülkesinden gelmiş yiğit adamlarla akraba olmuşlardır”[37]. Basiller, Türkler’den bir boy olarak gösterilmektedir[38]. Ancak, M. Kalankaytuklu’nun aktardığı bu malumat, miladi 215 yılı sonrasına rastlamaktadır. Oysa, Antik Çağ müelliflerinden Arrian, m. ö. IV. Yüzyıldaki bir olayı aktarırken Albanlar’ın adını çeker. Ancak, bu bilgi bizleri yanıltmamalıdır, çünkü Albanlar hakkında ilk ciddi bilgiler m. ö. I. Yüzyılda başlar. Yine de Albanların bölgedeki varlığını belirlemek adına Arrian’ın açıklaması dikkate alınmalıdır. Albanlar’ın Türkçe ‘Alp/an’ adını taşıdığından yola çıkan bazı araştırmacılar, bunların Türkler’den bir boy olabileceği üzerinde karar kılmışlardır. Albanya, 26 dilde konuşan farklı etnik toplulukların bir araya gelerek veya Alban kavimlerinin siyasi baskısı sonucunda bir çatı altında toplanarak kurulmuş bir devletti. Bu durumu göz önüne alırsak, Albanya boyları arasında çeşitli etnik guruplara mensup çok sayıda topluluk bulunuyordu. Köken, olarak Albanya Devleti tahtına üç farklı hanedanlık geçmiştir. I. Yüzyılda Albanya'da hakimiyete gelen Arşaki veya Arranşahlar hanedanlığından önceki hükümdarların kimliği bilinmemektedir. Arşaki hanedanlığının tahtını ise Sâsânî asıllı Mehranîler işgal etmiştir. Albanlar’ın diğer kavimleri kendi siyasi idareleri altında derleyip toprakladıklarına bakılırsa oldukça güçlü bir boy olmaları icap etmektedir. Eğer, Barsillerle akrabalıkları göz önüne alınırsa bunların sürekli olarak kuzeyden gelen göçebelerden destek aldıkları bilinmektedir. Bu durum karşısında Albanlar’ın Saka boylarından biri olduğunu ve bu kimliklerinden dolayı Türkler’le yakın ilişkilerde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Nitekim, sonraki dönemlerde kuzeyden gelen Hun, Ogur, Sabir, Hazar göçleri karşısında Albanlar çok tepkisiz kalmışlardır ve gelenler rahatlıkla Alban toplulukları arasına karışarak bölgede kendilerine yerleşim alanları oluşturmuşlardır.

 
Sonuç olarak İskitya’nın etnik yapısı oldukça katışık olup, hiçbir biçimde homojen değildir. İskitler veya Sakların irili ufaklı çeşitli etnik kesimleri kendi aralarına alarak birden fazla devlet kurduklarını kabul etmek bu durmda uygun tesbit olarak gözükmektedir.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Geradot, IV, 11;
[2] Geradot, IV, 11; İ. Durmuş, İskitler, s. 64;
[3] Bu hususta bak. F. Kırzıoğlu, Kars Tarihi, İst. 1953, c. I. Müellifin Sakların menşeine ilişkin anlattıkları bazı konular bilimsel açıdan pek sağlıklı kabul edilemez.
[4] S. İ. Rudenko, Gornoaltayskie naxodki i skifı, M.-L. 1952;
[5]Bu şehrin şimdiki Gencebasar bölgesi olduğu söylenilir. Bazılarına göre de Şeki olmalıdır. Bkz. İ. M. Dyakonov, İstoriya Midii, s. 103;
[6] M. Kalankaytuklu, I/4; M. Horenli, II/8;
[7] Bu tartışmalar için bkz. A. Z. V. Togan, Umumi, s. 192; G. Geybullayev, Azerbaycan Türklerinin Teşekkülü, s. 42-47; aynı müel, Azerbaycanlıların Etnik, s. 53-54; F. Memmedova, Albanya, s. 91-92; Bunlar arasında Marr, Dağıstan asıllı Udinlerin miladi önceki yıllarda şimdiki Ermenistan toprakları içinde yer alan Divin yakınlarındaki Gökçe Gölünün güneyinde bulunan Güzel Dere adlı bölgenin Nig/Nik köyünden buralara dağıldıklarını söylemektedir. Bunlar Azerbaycan’a yerleştileri sahalara da bu adı vermişlerdir. Şimdiki Kabala bölgesinin Nic köyünün sakinleri Dağıstanlı Udinlerden oluşmaktadır. Bkz. N. Ya. Marr, İzbrannıe rabotı, M. –L. 1937, t. IV;
[8] Starbon’a göre, bu eyalet doğuda Paytakaran’la (Beylekan), güneyde Arsak’la (Dağlık Karabağ), kuzeyde Kura nehriyle, batıda ise Albanya ile İberya sınırındaki topraklara kadar uzanmaktadır (Geografya, XI/f 14, f 71). Alban kaynakları, eski şehirlerden Ayniana, Kani, Anariaka, daha sonra ortaya çıkan şehirlerden Halhal, Sogarn ve başkent Berde’nin Uti eyaleti sınırlarında bulunduğundan söz etmekteler (K. V. Traver, Oçerki po istoriyi i kulture Kavkazskoy Albanya, M.-L. 1959, s. 143-144; F. Memmedova, Albanya, s. 90-91
[9] M. Horenli, II/85; F. Memmedova, Albanya, s. 91;
[10] M. Horenli, II/8;
[11] Bu boyların kalıntıları bulunan bölge ve coğrafi sahalar hakkında Arap müelliflerinden İbn Hurdadbih’te bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. M. Kalankaytuklu, I/27;
[12] Oçerki istorii SSSR: III-IX vv, M. 1958, s. 303;
[13] M. Horenli, II/8; M. Kalankaytuklu, I/4;
[14] Starbon, Geografya, XI/8, 8; G. Geybullayev, Azerbaycanlıların Etnik, s. 55;
[15] Azerbaycan Tarixi, s. 212; G. Geybullayev, Azerbaycanlıların Etnik, s. 55-56;
[16] M. Seyidov, ‘Qarabağ’ ve ‘Arsaq’ sözünün etimoloji tehlili’, Azerbaycan Filologiya Meseleleri, Bakı 1983, s. 142-150;
[17] Drevbie avtorı o Sredney Azii, Taşkent 1940, s. 90;
[18] Strabon, Geografya, XI/2-3;
[19] Starbon, Geografya, XI/82;
[20] M. Horenli, 66;
[21] F. Memmedova, Albanya, s. 94;
[22] Aşık Paşazade, Tarih, İstanbul 1322, s. 232, 265;
[23] Aynı eser, s. 318;
[24] Ahmed Kesrevî, İran ya zeban bustan Azerbaycan, Tahran 1131, s. 22; M. S. İvanov, Oçerki istorii İrana, M. 1952, s. 59; İ. P. Petruşevskiy, Sbornik statey po istorii Azerbaydjana, Vıp. I, Baku 1949, s. 229;
[25] M. Seyidov, Azerbaycan halqının soy kökünü düşünürken, s. 47;
[26] Drevnıe avtorı, s. 34-35;
[27] Strabon, Geografya, XI/5, 8;
[28] V. B. Vinogradov, ‘Sirakskiy soyuz plemen na Severnom Kavkaze’, Sovetskaya arheologiya, 1965, N: 1, s. 108;
[29] Strabon, XI/5, I;
[30] A. Şiragatsi, Coğrafya, Erevan 1963;
[31] Kartlis Tsxovreba, s. 25-27;
[32] M. Seyidov, Azerbaycan halqının, s. 55;
[33] S. E. Malov, Pamyatniki drevnetyurkskoy pismennosti, M.-L. 1951, s. 6, 61, 64; M. Seyidov, Azerbaycan halqının, s. 57-58;
[34] Azerbaycan Tarixi, Bakı 1994, s. 146;
[35] Strabon, Geografya, XI/4, 1; Ptolemey, Geografya, V/8, 7; V/11, 1;
[36] M. Kalankaytuklu, I/5, 17;
[37] M. Kalankaytuklu, I/9, 20;
[38] Y. Djafarov, Gunnı i Azerbaydjana, Baku 1985;
 


iskitler

İskitler, M.Ö.VII yüzyılda Avrupa ile Asya'nın batı kesiminde, Tuna ile Volga ırmakları arasındaki bölgede yaşamış bir Orta Asya kavmidir.
İranlılarla beraber Türklerin de Sakalar diye andığı bu kavimin ilk yurtlarının trabzon olduğu ve kilat köyünde yaşadıkları bilinmektedir. Sakaların ilk boyları M.Ö. 8. yüzyılda bu bölgeden batıya göç etmişlerdir.

İskitler hakkındaki bilgilerin çoğunluğu Yunan kaynaklarından gelmektedir. O kaynaklarda ise İskitlerin İranlı olduklarına dair herhangi bir bilgi yoktur. Herodot tarihi ise İskitlerin Asya'dan geldiklerini ve Massagetlerin baskısı ile Batı'ya göç etmeye zorlandıklarını belirtmektedir. Ayrıca İran İmparatoru Darius'un İskit ülkesini ele geçirmek için açtığı savaşı anlatırken, Herodot, İskitlerin kesinlikle İranlılara benzemediğini açıklamaktadır.

İskitler, Tarihi kayıtlara göre;
atlı-göçebe Saka Türkleri, ilk önce M.Ö. 680 yıllarında Kafkas geçitlerinden aşıp Kür Irmağı boylarına yayıldılar. Arkasından gelen yeni ve daha güçlü Saka göç kolları Aras boylarını da ele geçirip Urmiye gölüne varınca Azerbaycan’a yerleştiler. Az sonra da bütün Anadolu, Suriye ve Filistin’e yayılarak, İran’ı da kendilerine bağladılar. Doğuda Çin’den batıda Tuna boylarıyla Karpatlar’a , kuzeyde Sibir’den, güneyde Mısır kapısı Sina’ya değin Asya ve Avrupa topraklarına hakim olarak; dünyanın bilinen en ulu ilk geniş imparatorluğunu kurdular.

İskit Adı

İskit adı Önasya’da ilk kez Urartu kralı Argişti I’in yıllıklarında İşkigulu Ülkesi coğrafi terimiyle karşımıza çıkmaktadır. İşkigulu Ülkesi terimi büyük olasılıkla İskitler’in görülmeye başladığı Mannai topraklarını işaret etmektedir. Mannai toprakları Assur ile Urartu arasında politik bir sorun olmuş ve zaman zaman bu iki büyük devletten birine bağlanmıştır. Assur kralı Asarhaddon’un yıllıklarına göre, Asarhaddon İskit kralı İşpakai’yi M.Ö. 679 yılında Kuzeybatı İran’da mağlup etmiştir. Bu belgelerde ise, İskitler Assur yazılı kaynaklarında ilk kez belirmektedir. Bazı yazılı belgeler ise, Urartu ile İskitler arasında diplomatik gelişmeler olduğuna işaret etmektedir. Bu belgelerde, Urartu kralı Rusa II ile İşkigulu kralı Sagastara arasında bir antlaşma yapılmış ve İskitler’in Urartu topraklarını sorunsuz geçerek Mannai’ye yerleşmelerine izin verilmiştir. Anlaşıldığına göre, Urartu kralı Rusa II İskitler’le anlaşarak hem ülkesini istiladan kurtarmış, hem de kurduğu Mannai-İskit ittifakı ile Mannai toplumunu Assur egemenliğinden kurtarmayı amaçlamıştır. İskitler’in gelecekte Urartu Krallığı için önemli bir tehlike olabileceğini düşünen Rusa II söz konusu bu politik girişimlere ek olarak, özellikle İskitler’in yoğunlaştığı bölge olan Kuzeybatı İran'da savunmaya yönelik inşa faaliyetlerine girişmiştir.
Örneğin, Bastam/Rusa-i URU.TUR İskitler’e karşı savunma amacıyla kurmuş kale tipi bir yerleşmedir. Urmiya Gölü civarında M.Ö. 7. yüzyılda inşa edilmiş olan Kale Siyah, Kız Kalesi, Danalu, Kaleoğlu ve Sangar gibi çok sayıda kale de bu inşa faaliyetinin bir devamı olarak değerlendirilmektedir. Kuzeybatı, Batı ve Kuzey İran’da bulunan Demir Çağı yerleşmelerinde ele geçmiş olan İskit tipi okuçları, İskitler’in söz konusu bu bölgelerde ne kadar etkili olduklarını açıkça ortaya koyan arkeolojik buluntulardır.

Sakalar’a Asurlular “Aşkuzai/Askuzai” ve “İşkuza”, bazen de “Asagarta/Sakarta/Zakarti/Zakruti/Zikirtu”; Yahudiler’in Tevratında “Aşkenaz”; Eski Yunanlılar “Scythe” (İskit), hükümdarlar boyuna “Sokolot” ve sonraları “Sak/Saka” ; İranlılar “Saka”; Hintliler “Sakya” ve Çinliler de –hükümdarlar sülalesine göre- “Su” ve “Se” diyorlardı. Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügati’t Türkünde anıldığı gibi, Tanrı Dağları bölgesindeki “Şu/Su” sülalesi, M.Ö. 800'lü yıllardan beri Sakalar’ın hükümdarlar sülalesi idi.

İskit Tarihi

İskitler ve Kimmerler Döneminde Önasya

Yazılı kaynaklarda verilen bilgilere göre İskitler’in Karadeniz’in kuzeyindeki stepleri istila etmelerinin ilk evresi, onların Aşağı Don Havzası ve Pre-Kafkasya bölgelerinde görünmesiyle bağlantılıdır. Kimmerler’i yaşadıkları topraklardan çıkaran İskitler, bu hareketle Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde büyük bir yıkım ve değişime neden olmuşlardır. Bunun sonucunda M.Ö 800'lü yıllarda Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde çok sayıda yerleşme tahrip edilmiş, bununla doğru orantılı da olarak yerleşik hayat özellikleri ortadan kalkmaya başlamıştır. Büyük bir tahribatla yansıyan bu durum olasılıkla Kimmer-İskit çekişmesinin bir sonucu olarak belirmektedir. Bu durumun genel sonucunda söz konusu bölgede hem karma ekonomiden hayvancılığa geçiş olmuş hem de Kimmerler’in Önasya’ya zorunlu göçleri gerçekleşmiştir.

İskitler ile Urartu ve Asur İlişkileri

İskitler, Herodotos’un bildirdiğine göre, Kafkasları doğudan dolaşarak, Hazar Denizi kıyısını izlemişler, Derbent geçidini kullanarak, Kimmerler’in ardından Önasya’ya girmişlerdir. Bunlara ek olarak bir grup İskitli’nin Transkafkasya Dağları’nı geçerek Önasya’ya giriş yaptığı düşünülmektedir. Bu durum İskitler’in tek bir liderin yönetiminde, belli bir amaca yönelik düzenli askeri ordular şeklinde değil, klanlar ve boylar halinde, birbirlerinin ardısıra Önasya’ya girmiş olduklarını göstermektedir. Bu göçler sırasında İskitler güzergahları üzerinde bulunan ve Kuzeybatı İran’daki Urmiya Gölü civarına lokalize edilen Mannai’ye gelmişlerdir. Bu olay Herodotos’un eserinde İskitler’in Medya’ya girmiş oldukları şeklinde belirmektedir.


İskitler'in Mannailer ile İlişkileri

Urartular’dan başka Önasya’daki diğer uluslarda İskitler’le ilişkilerini iyi tutmak istemişlerdir. Örneğin Mannai yöneticileri Assur İmparatorluğu’na karşı verdikleri savaşta İskitler’i yanlarına çekmek istemişlerdir. Ancak Mannai-İskit ittifakına karşın Mannai’nin büyük bölümü M.Ö. 673 yılında yeniden Assur İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Çünkü bereketli ovaları ve at kaynakları ile Mannai, Assur İmparatorluğu için son derece önemliydi.

Bazı araştırmacılar İskitler’in Mannai’nin sınırları içinde olan Urmiya Gölü’nün kuzey veya kuzeybatısında, bazı araştırmacılar ise güney ve güneydoğusunda yerleştiklerini ileri sürmektedirler. Bu dönem için Mannai’deki Sakız yöresinin İskitler’in siyasi yönetim merkezi olabileceği düşünülmektedir. Urmiya Gölü’nün güneyindeki Sakız kasabasının 49 km doğusunda yer alan Ziwiye’de gerçekleştirilen arkeolojik kazılar burasının büyük olasılıkla İskit kralının oturduğu ve çok güçlü bir şekilde tahkim edilmiş bir kale olduğuna işaret etmiştir. Sakız kasabasının yakınlarında ortaya çıkarılan bir İskit kralına ait mezarda ele geçmiş olan ve İÖ 6. yüzyıla tarihlendirilen zengin metal buluntular ile İskit tipi okuçları, İskitler’in Ziwiye yöresindeki varlıklarını güçlü bir şekilde desteklemektedir.

İskitler’in Assur topraklarına yaptıkları ve kayıtlara geçmiş ilk akın olasılıkla M.Ö. 676 ya da M.Ö. 675 yılının Mayıs-Haziran aylarında Kral Işpakai liderliğinde meydana gelmiştir. Assur kralı Asarhaddon’un yazıtına göre Van Gölü’nün güneyinde yer alan Hubuskia üzerinden gerçekleşen bu akın sırasında İskit ve Mannai kuvvetleri Asarhaddon tarafından mağlup edilmişlerdir. Bu savaş sonucunda İskit Ülkesi’nin kralı olarak Bartatua’nın adının geçmesi İşpakai’nin öldürüldüğünü düşündürmektedir. Gelişmelerden anlaşıldığına göre Bartatua Assur kralı Asarhaddon’un kızı Sern’a-etert ile evlenmek isteyecek kadar güçlü bir liderdi. Asarhaddon bu evliliği onaylamakla birlikte, Bartatua’ya güvenmediği için bu evliliğin Assur İmparatorluğu için yararlı olup olmayacağı konusunda şüpheler duymuştur. Bir fal metninde Kral Asarhaddon’un Tanrı Samas’a yönelttiği kehanet sorularında bu durum açıkça belli olmaktadır. Kral Asarhaddon bu politik evlilikle kurulan ilişkiler sayesinde Urartu, Mannai, Kimmer ve Medler’e karşı kuvvetli bir müttefik kazanmıştır. İskitler ve Assur arasında kurulan kan bağı temelindeki bu ittifak Assurbanipal döneminde (İÖ 668-627) de sürmüştür. Bu bağlamda İÖ 653-652’de Assur İmparatorluğu’nun Medler’e karşı kazandığı zaferde, İskitler Assur’a yardım etmiştir. İÖ 7. yüzyılın ortalarında Kral Bartatua’nın emri altında bulunan İskitler Önasya’da güçlerinin zirvesine ulaşmışlardır.
İskit kralı Bartatua büyük olasılıkla İÖ 645 yılında ölmüş ve yerine oğlu Madyes geçmiştir. İÖ 7. yüzyılın ikinci yarısında gerek Bartatua gerekse Madyes döneminde İskitler’in gücünün büyük ölçüde Assur ile olan yakın işbirliğine dayandığı düşünülmektedir.

İskitler ve Medler

M.Ö. 627’de Assur kralı Assurbanipal’in ölümüyle aynı dönemde Önasya’nın yeni gücü olarak beliren Medler’in başına Kyaxares geçmiştir. Kral Kyaxares liderliğinde güçlenen Medler İÖ 617/616 yılında Assur egemenliğine karşı ayaklanmış ve Ninive’ye saldırmıştır. Ancak Madyes komutasındaki İskitler Kyaxares’in bu saldırısı karşısında Assur’a bir kez daha yardım etmişler ve Med saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Madyes’in Assurlular’a yardımı nedeniyle saldırısı engellenen Med kralı Kyaxares bunun üzerine İskitler’le anlaşma yoluna gitmiştir. İskitler ve Medler’e Babil kralı Nabopolassar da katılmış, birleşen bu kuvvetler İÖ 612 yılında Assur başkenti Ninive’yi yakıp yıkmışlar ve Önasya’nın en büyük devletlerinden biri olan Assur İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmışlardır. Ninive’nin fethinden hemen sonra İskitler Babil’le beraber Medler’e cephe alarak Kyaxares’e saldırmışlar ve Medler’in mağlubiyeti ile İskitler Önasya’ya egemen olmuşlardır.

Assur İmparatorluğu’nun yıkılışını Urartu Krallığı’nın yıkılışı izlemiştir. Urartu Krallığı’nın İskitler tarafından yıkıldığını ya da bunda İskitler’in önemli bir rolü olduğunu Urartu yerleşim merkezlerindeki İskit buluntuları açıkça göstermektedir. Örneğin, Erivan yakınlarında yer alan önemli bir Urartu yerleşmesi olan Karmir Blur/Teişebaini’nin, İskitler tarafından tahrip edilmiş olduğu burada ele geçmiş olan çok sayıdaki İskit tipinde okuçlarından anlaşılmaktadır.

İskit ve Mısır İlişkileri
Urartu Krallığı’nın İÖ 6. yüzyılın başlarında yıkılmasından sonra İskitler Filistin sahili boyunca Mısır sınırlarına kadar hızlı bir yağma seferi yapmışlardır. İskitlerin gelişini haber alan Mısır Kralı Psammetikos, onları karşılamış ve çeşitli hediyelerle daha fazla ilerlememelerini sağlamıştır. Bunun üzerine İskitler geri dönmüşlerdir. Ancak geriye doğru dönüş yolunda bir grup İskitli, Suriye’deki Askalon şehrini tahrip etmiş ve tanrıça Aphrodite tapınağını yağmalamıştır. Mısır’da Doğu Delta’da yer alan Tell Defenneh/Tahpanhes yerleşmesinde ele geçirilen İskit tipi okucu ve demir hançer İskitler’in Mısır seferinin arkeolojik kanıtları olarak kabul edilmektedir. İskitler, hastalık, sıcak ve uzun bir yol katetmelerinden dolayı yorgun bir şekilde Medya’ya dönmüşlerdir. Kral Madyes ve diğer İskit liderleri Kyaxares tarafından, belki de bu seferi kutlamak bahanesiyle bir şölene davet edilmişler ve sarhos edilerek öldürülmüşlerdir. Bu olay İskitler’in Önasya’daki 28 yıllık egemenliklerinin, yani politik-askeri güçlerinin sonu olmuştur. Kralları Madyes’in ölümü üzerine lidersiz kalan İskitler kendi yurtlarına, Güney Rusya’ya geri dönmüşlerdir. Herodotos İskitler’in Önasya’daki bu 28 yıllık egemenlikleri sırasında kötü bir şöhret kazanmış olduklarını, ayrıca İskitler’in kendi ülkelerine geri döndüklerinde, Medya seferinde kendileriyle beraber gelmeyen kölelerinin ve karılarının oğullarından oluşan bir ordunun direnişiyle karşılaştıklarını bildirmektedir. Bunlar büyük olasılıkla İÖ 8. yüzyılda Kimmerli yerli halkın arasına yerleşen ve güneye Önasya’ya ilerlemeyen İskitler’in torunlarıdırlar.

İskitler ve Akhamenidler
M.Ö. 6. yüzyılın sonlarına doğru Akhamenid kralı, Büyük Darius’un İskitler üzerine yapmış olduğu sefer, İskit tarihinin önemli olaylarından birini oluşturur. Herodotos’ta detaylı olarak anlatılan bu sefer Tabula Capitolina olarak bilinen Grek yazıtı ışığında M.Ö 514 - M.Ö. 513 yıllarına tarihlenir. 1. İskit Seferi Büyük Darius’un Bisitun Yazıtı’nda Aral-Hazar steplerinde yaşayan Doğu İskitler üzerinde yapılmıştır. 2. İskit Seferi’nin ise, Herodotos’un bildirdiği İskitya seferi ise M.Ö. 514 - M.Ö 512’de İstanbul Boğazı ve Tuna üzerinden Karadeniz’in kuzey sahilindeki İskitler üzerine yapılmıştır. Büyük Darius ilk seferinde, İran’ı tehdit eden İskitler’i yenilgiye uğratarak ülkesinin kuzey sınırlarının güvenliğini sağlamıştır. İkinci İskit seferinde ise, İskitler’in başarılı savaş taktikleri nedeniyle Tuna Nehri’ne geri çekilmek zorunda kalmıştır.

İskitler ve Grekler
Grek kolonistleri ve diğer yerli halklarla aralarındaki iyi ilişkiler bu dönemde Karadeniz’in kuzeyindeki steplere Kuzey Kafkaslar’dan ve Doğu Avrasya steplerinden yeni göçebe grupların gelmesi ile bozulmuştur.
Grekler, atlı savaşçılar olan bu yeni grupları da farklı kültüre sahip olmalarına rağmen “İskitler” olarak tanımlamışlardır. Göç eden bu gruplar bölgede karışıklıklara ve huzursuzluklara neden olmuştur. Grek kolonistleriyle İskit yüksek sınıfı arasındaki yakın ilişki karşılıklı kültürel etkileşimi arttırmış, sosyal yaşamda ve sanat eserleri üzerinde Grek etkileri belirginleşmiştir. Dinyeper Nehri havzasında çok sayıdaki kurganlardan oluşmuş olan büyük nekropoller nedeniyle, İskitler’in İÖ 4. yüzyılda kısa süreli de olsa parlak bir dönem yaşmış oldukları düşünülmektedir. Bu nekropollerden en önemlileri Oguz, Certomlyk, Solocha ve Gajmanova Mogila’dır. Bu dönemde İskitler’in kralı Ataes’tır. Cesur bir savaşçı olarak da bilinen Kral Ateas İskitler’in batı sınırını genişletmeye çalışmış, özellikle Makedonya kralı II. Philip ile Tuna Nehri havzasında uzun süreli savaşlar yapmış ve İÖ 339 yılında bir savaş sırasında ölmüştür. İÖ 331’de II. Philip’in oğlu Büyük İskender’in komutanlarından Zopyrion Trakya’ya kadar ilerlemiş olan İskitler’e saldırmıştır. Geri çekilen İskitler’i Olbia’ya kadar kovalayan ve kenti ele geçiremeyen Zopyrion ve ordusu geri dönüş yolunda İskitler tarafından yok edilmiştir. İskitler’in özellikle Grekler’le olan kültürel etkileşimleri sonucunda toplum yaşamındaki değişim geleneksel göçebe sosyal sistemini bozmuş ve bunun sonucunda İskitler, politik ve askeri açıdan zayıflamışlardır.

Sarmatlar
İçten zayıflayan İskitler’e son darbe Sarmatlar’dan gelmiştir. M.Ö. 300 civarında yine bir Avrasya atlı savaşçı ulusu olan Sarmatlar’ın etkisi ile İskitler önce Kırım yarımadasına çekilmişler, daha batıdakiler ise güneye doğru inerek daha çok Tuna vadisine yayılmışlardır. M.Ö. 250’den sonra bütün Karadeniz steplerine Sarmatlar egemen olmuşlardır. M.Ö. 250 civarında İskiler’in tarih sahnesinden çekilmesinden sonra küçük bir grup İskitli komşuları olan Sarmat, Trak, Galat kabilelerine ve Pontus Kralı Mithridates’e karşı mücadele etmişlerdir. M.Ö. 2. yüzyıla kadar zayıf da olsa varlıklarını sürdüren İskitler, bu dönemde Güney Avrupa’ya doğru ilerleyen Gotlar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.

İskitler'de İnanç ve Gelenekler

İskitler her bakımdan atlı bir uygarlığın temsilcisi oldukları için barbar sözcüğü ile tanımlanmışlardır. Tüm göçebelerde ve dağlı kavimlerde olduğu gibi İskitlerde de ruhsal yaşama inanış öncelik taşımıştır.
Greklerle temastan önceki İskit dininde Şamanizme ait önemli kalıntılar bulunmaktadır. İskitler'de de Şamanların varolduğu Herodot tarihinden öğrenilmektedir. Şamanizm İskitler aracılığı ile Traklara da geçmiştir.
Grek kaynaklarında ve Herodot tarihinde İskit tanrıları şu sırayı izleyerek açıklanırlar. En önde canavarların tanrıçası sayılan Tabiti, göktanrısı Papaios da önemli bir tanrıydı. Ay ve yıldızların sembolü olarak da tanrıça Apaia'ya inanılıyordu. Bu tanrıça evliliğin ve kadın haklarının simgesiydi. Apollon kötülükleri yok eden ışık tanrısı, Afrodit kadın güzelliğinin, aşk ile sevginin tanrıçasıydı.
İSKİTLER'İN ÖNASYA'YA GELİŞLERİ


Savaşçı atlı uluslardan biri olan İskitler, batıda Tuna Nehri havzasından doğuda Çin'e kadar uzanan geniş Avrasya steplerinde yaşamış ve göçebe hayat tarzını uygulamış bir toplumdur. Günümüzde geçmişteki göçebe toplumlarla ilgili arkeolojik araştırmalar büyük bir hızla ve artarak sürdürülmektedir. Ancak, göçebe toplumlara ait arkeolojik kalıntıların azlığı ve bunların büyük bir çoğunluğunun mezar buluntuları olması sorunlara açıklık getirmeyi güçleştirmektedir.
İskitler ve Kimmerler'in Önasya'ya Giriş Güzergahları (Murzin 1991, Abb.5)
Son yıllarda Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucu, söz konusu bölgedeki arkeolojik kültürlerin izlediği sıra, kronolojik açıdan belirginleşmeye başlamıştır. İÖ 2. Binyılın ortalarında yani 15. ve 14. yüzyıllarda, Srubnaja adı verilen bir kültür Volga Nehri'nden Karadeniz'in kuzeyindeki bölgelere kadar yayılmıştır. Bu gelişme ile Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde İ.Ö. 2. Binyılın ilk çeyreğinden beri yaşanmakta olan Katakomb Kültürü toplumları ya asimile edilmişler ya da bölgeden dışarıya atılmışlardır. Bunun sonucunda bölgedeki Katakomb Kültürü'nün varlığı sona ermiştir. Srubnaja Kültürü daha sonra Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde varlığını ve gelişimini devam ettirmiştir. Bu kültürdeki gelişmenin son dönemi, birbirini izleyen Sabotinovka ve Belozersk adı verilen iki evre ile temsil edilmiştir. Belozersk evresi doğrudan doğruya Sabotinovka evresinin devamıdır. Srubnaja kültürünün Belozersk evresinin bitişi kesin olmamakla birlikte genellikle İÖ 9. yüzyıl ile 8. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilir. Belozersk evresi hem coğrafi hem zamansal ve kısmen de kültürel açıdan Novocherkask Göçebe Topluluğu (İÖ 8. yy'ın ortası-7. yy'ın ilk yarısı) olarak isimlendirilen diğer bir kültürün arkeolojik kalıntılarının öncüsü niteliğindedir. Bu bağlamda, Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde, kültürel bağlantılar gösteren arkeolojik bir kültür ara vermeden gelişmeye devam etmiş ve bu kültürel bütünlük İÖ 2. Binyılın ortalarından İÖ 8. yüzyılın ortalarına kadar sürmüştür. Söz konusu bu süreçte bölgeye yapılan herhangi önemli bir göç hareketine ait arkeolojik kalıntılara bugüne değin rastlanmamıştır. Bu nedenle Katakomb Kültürü'nün bir ulusu olan Kimmerler, çok büyük bir olasılıkla Srubnaja kültürünü de yaşamışlardır. Bu durumda Kimmerler'in yalnızca Katakomb Kültürü'nün ulusu olduğu şeklindeki görüşlerin artık tartışmalı olduğu, Kimmerler'in kültür hayatlarında Srubnaja Kültürü'nün de etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu da bize İskitler'in Karadeniz'in kuzeyindeki steplere göç ettiği dönemde Kimmerler'in bu bölgede uzun bir süreden beri oturan, büyük olasılıkla da bölgenin otokton ulusu olduğuna işaret etmektedir.

Bu konudaki önemli sorunlardan biri İskitler'in Karadeniz'in kuzeyindeki steplere yani Kimmerler'in yaşadıkları topraklara kesin geliş tarihlerinin günümüze değin tam olarak belirlenememiş olmasıdır. Bir görüş, söz konusu bölgede İskitler'in arkeolojik izlerinin İÖ 7. yüzyılın ikinci yarısında izlenebildiği temeline dayanmaktadır. Bir başka görüşe göre İskitler'in Kimmer topraklarını istila etmesi İÖ 7. yüzyılın yetmişli yıllarında başlamış ve aynı yüzyılın ortalarından çok kısa bir süre sonra tamamlanmıştır. Bu bağlamda diğer bir sorun biri, İskit kültürünün İÖ 7. yüzyılın ikinci yarısından önceki erken evresinin henüz saptanamamış olmasıdır. Bunun başlıca nedeni ise, Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde İskit kültürünün gelişmiş halinin birdenbire belirmesidir. Bugünkü arkeolojik verilerin ışığında, İÖ 7. yüzyılın ikinci yarısından önce bu kültürün sadece Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde değil, daha doğuda da hiçbir yerde tanınmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda İÖ 8. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiş olan Novocherkask Göçebe Topluluğu kalıntılarının hem Kimmerler'e hem de İskitler'e ait olabileceği sonucu çıkmaktadır. Görünüşe göre İskitler'in Karadeniz'in kuzeyindeki steplere gelmeleri onların Hazar Denizi ve Pre-Kafkasya bölgelerine gelmelerinden öncedir. Söz konusu bölgeye gelen İskitler ile yerli Kimmerler arasındaki linguistik ve kültürel akrabalık ve benzerlik, İskitler'in Karadeniz'in kuzeyindeki steplere girmelerinin neden arkeolojik materyal ile izlenemediği sorusuna da açıklık getirmektedir. Ayrıca, yazılı kaynaklarda varlıkları kesin olarak saptansa da, genelde göçebe yaşam tarzını uygulamış ulusların yer değiştirme hareketlerini arkeolojik materyal ile izlemenin oldukça zor olduğu da düşünülmelidir.
İskitler ve Kimmerler'in Etkilediği Dönemde Önasya

Yazılı kaynaklarda verilen bilgilere göre İskitler'in Karadeniz'in kuzeyindeki stepleri istila etmelerinin ilk evresi, onların Aşağı Don Havzası ve Pre-Kafkasya bölgelerinde görünmesiyle bağlantılıdır. Kimmerler'i yaşadıkları topraklardan çıkaran İskitler, bu hareketle Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde büyük bir yıkım ve değişime neden olmuşlardır. Bunun sonucunda İÖ 8. yüzyıl içinde Karadeniz'in kuzeyindeki steplerde çok sayıda yerleşme tahrip edilmiş, bununla doğru orantılı da olarak yerleşik hayat özellikleri ortadan kalkmaya başlamıştır. Büyük bir tahribatla yansıyan bu durum olasılıkla Kimmer-İskit çekişmesinin bir sonucu olarak belirmektedir. Bu durumun genel sonucunda söz konusu bölgede hem karma ekonomiden hayvancılığa geçiş olmuş hem de Kimmerler'in Önasya'ya zorunlu göçleri gerçekleşmiştir.
İÖ 8. yüzyılda Karadeniz'in kuzeyindeki steplere yani Kimmerler'in ülkesine ayak basan İskitler, bir kısım Kimmerliyi kendi içine kabul etmiş, kısmen de mevcut Kimmerli ile bütünleşerek kendilerini yönetici zümre olarak kabul ettirmiş olabilirler. İskitler ve Kimmerler arasındaki kültür ve dildeki yakınlık asimilasyonu kolaylaştırmış olmalıdır. İskitler'in dışarıdaki yerleşik dünya ile ilişkilerinin çok kısıtlı olduğu bilinmektedir. Bununla doğru orantılı olarak dış dünyadan getiriler de çok az olmuştur. Bütün bunların sonucunda üretime dayalı bir ekonomisi bulunmayan İskitler çevre bölgelere ve özellikle Önasya'nın zengin ülkelerine yayılma ve saldırma eğilimi göstermişlerdir. Çünkü hareket halinde olan ve yağma ile geçinen göçebe ve savaşçı toplumlar için daima yeni bir hedef, yaşamlarını sürdürebilmek için yeni ganimetler ve yağmalar gerekmektedir. Yani, İskitler'in Önasya'ya akınlarının temelinde bölgedeki yerleşik toplumlardan kazanç ve çıkar elde etme isteğinin yattığı görülmektedir

sultan abdulazizi dönemi

ABDÜLAZİZ DÖNEMİ (1861-1876)H AYATI:Sultan Birinci Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan'dır. Ela gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı.  Ağabeyi Sultan Birinci Abdülmecid'in vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı. İsrafçı bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda bir terlik, bir entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Birinci Abdülmecid, onun eğitimine çok önem verdi. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü.  Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok üstün olan Sultan Birinci Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin planını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdiSultan Abdülaziz, 4 Haziran 1876'da vefat etmiştir) MİMARİ ESERLER:
Hemen hemen tüm Osmanlı padişahları gibi Sultan Abdülaziz'de, mimari konuda çalışmalar yapılmasını destekledi.
Harbiye binası, Aksaray Valide Camii
- Sadabad Camii, Maçka sırtlarında Aziziye Camii,
Konya'da Aziziye Camii
-Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı onun döneminde inşa edildi.
ISLAHATLARI:
Abdülaziz döneminde, Abdülmecid zamanında başlayan yenilik hareketleri sürdürüldü. Yeni bir vilayet teşkilatlanmasına geçildi. Kadılık Kurumu daha sıkı denetim altına alınarak 1 Nisan 1868 Şura-yı Devlet ve 1870 yılı içerisinde de Divan-ı Muhasebat kuruldu (Danıştay ve Sayıştay). Ayrıca eğitim, ulaşım ve bankacılık konularında çeşitli düzenlemeler yapıldı.

Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın modernleştirilmesine de çalışıldı. 1875 yılına doğru Türk donanmasında 816 top taşıyan 21 zırhlı ve 173 yardımcı gemi vardı. Türk Bahriyesinde 50.000 efrad, 700 subay, 208 yüksek rütbeli subay, 11 Tümamiral, 6 Koramiral ve üç Oramiral vardı. Bu görüntüsüyle İngiltere ve Fransa'dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmişti.

Sultan Abdülaziz 14 sene 11 ay beş gün tahtta kalmıştır. Bu süre içerisinde meşrutiyet fikrine başta sıcak baksa da, sonraları değişip bu fikri savunanlara karşı zor kullanacaktır.Dönemin aydınlarından Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile padişahlığının ilk dönemlerinde sıcak ilişkiler kurduysa da Namık Kemal'i Vatan Yahut Silistre piyesinden sonra Kıbrıs'a sürgün edecek kadar sertleşmiştir. Ülkede meşruti yönetimin gelmesini isteyenlerin yarattığı bu özgürlük havası içerisinde Abdülaziz'in tahttan indirilmesi konusunda kamuoyu oluşturuldu. Mithat Paşa'nın kışkırtmaları sonucu üniversite öğrencileri 10 Mayıs 1876 tarihinde bir protesto yürüyüşü düzenlediler. Bundan bir süre sonra, 30 Mayıs 1876 salı günü sabaha doğru saray Hüseyin Avni Paşa komutasındaki askerlerce basılmış ve Sultan Abdülaziz kansız şekilde tahttan indirilmiştir.

Sultan Abdülaziz'in tahtan indirildikten dört gün sonra, hapis hayatı yaşadığı Feriye Sarayında sakalını düzeltmek için istediği söylenen makasla bileklerini keserek intihar ettiği söylense de öldürülmüş olabileceğine dair kanıtlar da vardır (4 Haziran 1876).
SULTAN ABDÜLAZİZ'İN SEYAHATLERİ:
Mısır Seyahati:
Sultan Birinci Abdülaziz Mısır seyahatine çıkmaya karar vermişti. 3 Nisan 1863 günü Feyz-i Cihad Vapuru ile İstanbul'dan ayrıldı. Yanında yeğenleri Şehzade Murat, Şehzade Abdülhamid ve Şehzade Mehmed Reşad da bulunuyordu. Mısır'da halk padişaha çılgın sevgi gösterilerinde bulundu. Yavuz Sultan Selim'den bu yana hiçbir Osmanoğlu Mısır'a ayak basmamıştı.

Mısır'a önem veren Abdülaziz sonraki yıllarda da Mısırla ilgili yeni düzenlemelerde bulundu. Mısır Valileri 2 Haziran 1866 gününden itibaren "Hıdiv" ünvanıyla anılmaya başlandı.

Avrupa Seyahati:
Sultan Abdülaziz ülke dışına çıkıp, Avrupa Başkentlerini ziyaret eden ilk padişahtır. Zira o tarihe kadar
bir Osmanlı hükümdarının yabancı bir ülkeyi resmi veya gayri resmi şekilde ziyaret etmesi asla görülmemişti.

Sultan Abdülaziz'in 21 Haziran 1867 günü İstanbul'dan hareketinden, 7 Ağustos 1867 günü İstanbul'a dönüşüne kadar bir ay on altı gün süren bu Avrupa seyahati, bilhassa Rusya ile müttefik şekilde hareket eden Fransa'ya, Balkanlardaki Türk siyasetini açıklamak ve yeni bir Rus savaşını önlemek amacıyla düzenlendi.
GİRİT SORUNU:18. yüzyıl sonlarında başlayan Girit sorunu 19. Yüzyıl boyunca devam etmiş, Girit'te yaşayan Rumlar her fırsatta ayaklanmışlardı. Sultan Abdülaziz döneminde de adada isyan çıktı. Osmanlı Devleti sorunu hem askeri, hem de idari açıdan çözmek için girişimlerde bulundu. Ancak Yunanistan'a ilhaktan (Enosis) başka bir düşünceleri olmayan Giritli Rumlara karşı başarı sağlanamadı (2 Eylül 1866).  Girit'e gönderilen Sadrazam Mehmed Emin Ali Paşa, 6 Ekim 1867'de adanın yeni statüsünü belirlemek için bir ferman yayınlattı. Bu fermanla Girit'e yeni bir idare şekli getiriliyordu. Sivil yönetim padişahça atanan yeni valiye, Askeri idare ise komutana veriliyor, atanan valinin biri müslüman diğeri hıristiyan iki yardımcısı olacaktı. Gümrük vergisi hariç diğer vergilerden ada muaf olacak, iki resmi dili olacaktı. Karma meclis tarım, bayındırlık, ticaret ve endüstri işlerini planlayacaktı. SİYASİ GELİŞMELER:Abdülaziz tahta çıktığında Osmanlı Devleti'nde önemli dış borç sorunu vardı. Hazine boşalmış ve Osmanlı Devleti'nin eski görkemli dönemleri geride kalmıştı.  Osmanlı içinde yaşayan özellikle gayri müslim milletler Fransız İhtilalinin getirdiği özgürlükçü ve milliyetçi duygulardan ve Avrupalı devletlerin kışkırtmaları sonucunda yeniden ayaklanmaya başlamışlardı.  Karadağ İsyanı:Balkanlarda Rusya'nın ve Avusturya'nın teşvikiyle Karadağ'da ayaklanma başladı. Ancak Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa komutasındaki birlikler ayaklanmayı bastırdı. Rusya'nın ve Fransa'nın baskıları sonucu 8 Eylül 1862 tarihinde imzalanan İstanbul Protokolü ile Belgrad kalesinin iç kesimleri Osmanlılara kalacak, dış bölgeleri ise Sırplara bırakılacaktı. Romanya Sorunu:1856'da imzalanan Paris Antlaşması'nda belirtilen maddeye göre Eflak ve Boğdan Beyliği iç işlerinde bağımsızdılar. 1862'de Bükreş'te toplanan Eflak ve Boğdan ortak Meclisi Romanya'nın birliğini sağladılar. Romanya prensinin güvesizlik oyu alamamasından sonra olaylar büyüdü ve Romanya'daki kargaşa bitmedi. 1866 yılında Romanya birliği ve Romanya Prensi Charles'ın prensliği kabul edildi.BELGRAD'IN ELDEN ÇIKMASI:Paris Antlaşması'ndan sonra Sırplar düşmaca davranışlar sergiliyor, Müslümanlar ve Sırplar arasında çarpışmalar oluyordu. 1862'de varılan mutabakata göre Belgrad kalesi Osmanlılarda kalmış, Sırplar ise Belgrad yakınlarındaki Sokod ve Owitza kalelerine hakim olmuşlardı. Sırplar Avrupalı devletlere güvenerek Belgrad'ı da istediler. Yeni bir savaşa girmek istemeyen Osmanlı Devleti, Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınan Belgrad'ı 10 Nisan 1867'de Sırbistan'a teslim etti. Bosna Hersek ve Bulgar İsyanı:1875 Yılında Bosna-Hersek'te de ayaklanma çıktı. Bu bölgedeki ayaklanmaya müdahale eden Avrupalı devletler bazı reformlar yapılmasını istediler. Hazırlanan reform paketi Bulgaristan'da ayaklanma başladığı için uygulanamadan rafa kaldırıldı. Bulgaristan'ın amacı tam bağımsız bir devlet olabilmekti. Ayaklanan Bulgar çetelerine destek veren Avrupalılar kendi çıkarlarına uygun bir nokta bulamadıkları için Bulgaristan sorunu da askıda kaldı. 

19.yy ıslahatları

Osmanlı Devleti'nin 19. yy. daki Islahatları


Sultan II. Mahmut Döneminde Yapılan Islahatlar


Sultan Üçüncü Selimin yanında yetişmiş olan Sultan İkinci Mahmud ondan etkilenmiş, padişahlığı döneminde de ıslahatlar yapmanın gerekliliğine inanmıştı. Askeri ve İdari alanda ıslahatlar yapmaya çalışan Sultan İkinci Mahmud, Sekban-ı Cedit adı verilen yeni bir askeri teşkilat kurdu (14 Ekim 1808). Ancak yeniçeriler kendilerine tehlike olabilecek alternatif bir askeri kuvvet istemiyorlardı. Ayaklanarak Sekban-ı Cedit'in kaldırılmasını sağladılar.

Eşkinci adı verilen yeni bir askeri teşkilat kuran Sultan İkinci Mahmud'a karşı yeni bir yeniçeri ayaklanması oldu. Sultan İkinci Mahmud, artık Osmanlı Devleti için kanayan bir yara haline gelen yeniçeri ocaklarını Vaka-i Hayriye adı verilen olayla ortadan kaldırıldı (15 Haziran 1826). Yeniçeri ocağı kaldırıldıktan sonra, onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı verilen yeni bir askeri teşkilat oluşturuldu.

Yapılan yeniliklerin merkezden uzakta bulunan valiler ve idareciler tarafından da benimsenmesi gerektiğine inan Alemdar Mustafa Paşa, Sultan Mahmud döneminde Ayanlarla Sened-i İttifak'ı imzaladı. Buna göre ayanlar merkeze sadık kalacak ve yenilik hareketlerini destekleyecek, padişahlar da ayanların elde etmiş oldukları hakları tanıyacaktı. Sened-i İttifak ile ayanlar padişahın mutlak otoritesine karşı siyasi bir meşruiyet kazanmış oluyorlardı. Padişah otoritesinin başka herhangi bir güçle ortaklık kabul etmesi mümkün değildi ve Osmanlı idari yapısının hem ruhuna, hem de tabiatına aykırıydı. Bu sebeple zaten ölü doğan Sened-i İttifak çok uzun ömürlü olmadı. Kısa bir süre sonra Sultan İkinci Mahmud, idareyi tamamen eline alarak ayanları bir bir ortadan kaldırarak merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışmıştır.

Sadece askeri alandaki yeniliklerle bir yere varılamayacağını düşünen Sultan İkinci Mahmud, Divan Teşkilatı'nı kaldırarak onun yerine Bakanlıklar (nazırlık) kurdu. 30 Mart 1838'de Sadrazamlık mak!!!!! "Başvekalet", Sadrazama "Başvekil" denilmesi kararlaştırıldı. Ölen ya da azledilen devlet memurlarının mallarına el konması anl!!!!! gelen "Müsadere" usulünü kaldırdı. Ayrıca devlete ıslahat hareketlerinde yardımcı olmak, yeni teklifler getirmek, memurların terfi ve yargılanmasıyla uğraşmak üzere Darü'ş Şuray-ı Bab-ı Ali kuruldu.

Sosyal alanda da bazı yenileşme hareketlerine ve ıslahatlara girişen Sultan İkinci Mahmud, 3 Mart 1929'da kıyafet değişikliği hakkında bir ferman yayınlandı. İlk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi yayın hayatına başladı (1 Kasım 1831). Medreselerin yanında Avrupalı tarz eğitim veren yeni okullar açıldı ve Avrupa'ya öğrenciler gönderildi.

Posta teşkilatının kurulması ve Karantina uygulaması da yine Sultan İkinci Mahmud döneminde gerçekleştirildi. Avrupalı tüccarlarla rekabet edebilmeleri için Türk tüccarlara gümrük kolaylıkları getirildi. İlk nüfus sayımı yapıldı. Bu sayım sonucunda Anadolu'da 2.500.000'dan fazla, Rumeli'de de 1.500.000 erkek vatandaşın yaşadığı tespit edildi.

Ülke içinde ve dışında yapılacak seyahatlar için, bazı esaslar kabul edildi. Buna göre ülke içinde seyahat yapacak yurttaşlar Mürur Tezkiresi (geçiş belgesi) taşıyacaklar, ülke dışına çıkacak yurttaşlar da Hariciye Nezaretinden (Dış İşleri Bakanlığı) pasaport alacaklardı.

Sultan I. Abdülmecid Döneminde Yapılan Islahatlar

(Tanzimat Fermanı)

Tanzimat hareketleri Osmanlı'ya batılı anlamda bir düşünce biçimi ve yönetim şekli getirmek için Avrupa'dan esinlenerek yapılan programlı bir yenilik ve kültür hareketiydi. Bu hareket Sultan İkinci Mahmud'un padişah olduğu yıllarda başlamıştı.

Sultan Birinci Abdülmecid tarafından Londra Elçiliğinden alınıp Hariciye Nazırlığına (Dış İşleri Bakanlığı) getirilen Mustafa Reşit Paşa, Avrupa siyasetini iyi bilen bir devlet adamıydı. Tanzimat hareketinin bugüne kadar yapılan ıslahatlardan farklı olduğunu Sultan Birinci Abdülmecid'e kabul ettirdi.
Tanzimat Fermanı; Topkapı sarayının Gülhane Bahçesinde düzenlenen ve yabancı elçilerle, devlet adamlarının hazır bulunduğu bir toplantıda, Mustafa Reşit Paşa tarafından Kasım 1839 tarihinde ilan edildi. Tanzimat fermanına tarihimizde Tanzimat-ı Hayriye veya Gülhane Hatt-ı Humayun'u da denir.

Tanzimat Fermanı'nın getirdiği önemli yenilikler şunlardı; Müslüman veya gayrimüslim olan herkesin can, mal, namus güvenliği devlet garantisi altına alınacak, vergiler herkesin gelirine göre düzenli bir şekilde alınacak, askerlik belirli bir düzene göre olacak, mahkemeler herkese açık olacak ve mahkeme kararı olmadan kimse idam edilmeyecek, herkesin mal ve mülk sahibi olması ve bunu miras olarak bırakabilmesi sağlanacak, rüşvet ve iltimas kaldırılacak, kanun gücünün her gücün üstünde olduğu kabul edilecekti.

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti'nde anayasal düzenin başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Bu fermanla Sultan Birinci Abdülmecid, kendi gücünün üzerinde bir güç olduğunu kabul ediyordu. Tanzimat Fermanı ile azınlıklara bazı haklar verilmişti. Bu hakları bahane eden Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmaya devam ettiler. Oysa Tanzimat Fermanı, bir anlamda bu tip müdahaleleri önlemek için ilan edilmişti.

(Islahat Fermanı)

Islahat Fermanı Osmanlı Devleti'nin bir iç düzenleme olmakla beraber Rusya ve Avrupa'nın iç işlerine karışmasını önlemek amacıyla ilan edilmiştir. Bu ferman Paris Konferansı'nın başlamasından hemen sonra İstanbul'da yabancı devlet temsilcilerinin huzurunda okunarak açıklandı. Fermanın getirdiği önemli hususlar şunlardı:

- Din ve mezhep özgürlüğü sağlanacak, okul kilise ve hastane gibi binaların tamiri yapılacak

- Müslümanlarla Gayrimüslimler kanun önünde eşit sayılacak

- Patrikhanede yeni meclisler kurularak bu meclislerin aldığı kararlar Osmanlı Devleti tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecek

- Devlet hizmetlerine, okullara askerlik görevine bütün uyruklar eşit olarak kabul edilecekti.

- Vergiler eşit alınacak iltizam usulü kaldırılacak

- Yabancılar da Osmanlı Devleti sınırları içinde mülk sahibi olabileceklerdi.

Bu fermanla gayrimüslimlere daha fazla hak verilmiş, Avrupalı devletler Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmayacaklarını Paris Antlaşmasıyla kabul etmelerine rağmen sözlerinde durmamışlar ve bu fermanı bahane ederek Osmanlı Devleti'nin içi işlerine karışmışlardır.

Otuz sekiz yaşında ölen Abdülmecid, Osmanlı padişahları arasında, ilk Avrupa kültürü alan padişahtır. Osmanlı İmparatorluğu'nun her bakımdan Avrupalılaşması için yapılan hareketlere daima yardımcı olmuş, bu hareketler sonucu, padişahın yetki ve otoritesinin azalmasına rağmen bu duruma itiraz etmemiş, ülkede gazete çıkarılmasına, özgürlük fikirlerinin yayılmasına, yeniliğin yerleşmesine, memlekette meşrutiyet havasının esmesine engel olmamıştır.

Sultan I. Abdülaziz Döneminde Yapılan Islahatlar


Abdülaziz döneminde, Abdülmecid döneminde başlayan yenilik hareketleri sürdürüldü. Yeni bir vilayet teşkilatlanmasına geçildi. Kadılık Kurumu daha sıkı denetim altına alınarak 1 Nisan 1868 Şura-yı Devlet ve 1870 yılı içerisinde de Divan-ı Muhasebat kuruldu (Danıştay ve Sayıştay). Ayrıca eğitim, ulaşım ve bankacılık konularında çeşitli düzenlemeler yapıldı.

Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın modernleştirilmesine de çalışıldı. 1875 yılına doğru Türk donanmasında 816 top taşıyan 21 zırhlı ve 173 yardımcı gemi vardı. Türk Bahriyesinde 50.000 efrad, 700 subay, 208 yüksek rütbeli subay, 11 Tümamiral, 6 Koramiral ve üç Oramiral vardı. Bu görüntüsüyle İngiltere ve Fransa'dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmişti.

Sultan Abdülaziz 14 sene 11 ay beş gün tahtta kalmıştır. Bu süre içerisinde meşrutiyet fikrine başta sıcak baksa da, sonraları değişip bu fikri savunanlara karşı zor kullanacaktır.Dönemin aydınlarından Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile padişahlığının ilk dönemlerinde sıcak ilişkiler kurduysa da Namık Kemal'i Vatan Yahut Silistre piyesinden sonra Kıbrıs'a sürgün edecek kadar sertleşmiştir. Ülkede meşruti yönetimin gelmesini isteyenlerin yarattığı bu özgürlük havası içerisinde Abdülaziz'in tahttan indirilmesi konusunda kamuoyu oluşturuldu. Mithat Paşa'nın kışkırtmaları sonucu üniversite öğrencileri 10 Mayıs 1876 tarihinde bir protesto yürüyüşü düzenlediler. Bundan bir süre sonra, 30 Mayıs 1876 salı günü sabaha doğru saray Hüseyin Avni Paşa komutasındaki askerlerce basılmış ve Sultan Abdülaziz kansız şekilde tahttan indirilmiştir.

Sultan Abdülaziz'in tahtan indirildikten dört gün sonra, hapis hayatı yaşadığı Feriye Sarayında sakalını düzeltmek için istediği söylenen makasla bileklerini keserek intihar ettiği söylense de öldürülmüş olabileceğine dair kanıtlar da vardır (4 Haziran 1876).

Sultan II. Abdülhamit Döneminde Yapılan Islahatlar


(I. Meşrutiyet’in İlanı)

İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri, Balkanlar'da ard arda çıkan isyanlar ve giderek çoğalan ülke bunalımlarını bahane ederek, Sultan Abdülaziz'i tahttan indirip yerine Sultan Beşinci Murad'ı padişah yapmışlardı. Kısa bir süre sonra Sultan Murad'ın hasta olduğunun anlaşılmasından sonra yerine Sultan İkinci Abdülhamit getirildi. Avrupa ile olan ilişkiler sonucu Osmanlı Devleti'nde de bir aydın sınıf oluşmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti bu aydınların sözcüsü gibi çalışıyor ve Meşruti yönetimin gelmesiyle ülkede bir rahatlama olacağına inanıyorlardı. Sultan İkinci Abdülhamid tahta çıkmadan önce Meşrutiyeti ilan edeceğini vadetmişti. Padişah olur olmaz bu sözünü tuttu ve 23 Aralık 1876'da Osmanlıların ilk anayasası olan Kanun-i Esasi'yi ilan etti.

İlan edilen I. Meşrutiyet çok uzun sürmedi. Mithat Paşa padişahların yetkilerini kısıtlamak istiyordu. Bu durumdan rahatsız olan Sultan İkinci Abdülhamid, Sultan Abdülaziz'in öldürülmesinden sorumlu tuttuğu Mithat Paşa'yı sadrazamlıktan azletti ve sürgüne gönderdi. Osmanlı-Rus savaşı ve Meclisteki Mebusların aralarındaki çekişmeleri yüzünden meclis çalışamaz hale gelmişti. Sultan Abdülhamid meclisi tatil ettiğini açıkladı (1878).

(II. Meşrutiyet’in İlanı)

Meşrutiyet yanlıları Jön Türkler adı altında çalışmalara başlamışlar ve padişah Sultan İkinci Abdülhamid'e Meşrutiyeti tekrar ilan etmesi için baskıda bulunuyorlardı. Daha çok Makedonya'da örgütlenen İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri beraberindekilerle ayaklanmaya başladılar bu isyanların daha da büyümesinden çekinen Sultan İkinci Abdülhamid, Meşrutiyeti İkinci kez ilan etti (23 Temmuz 1908).

İkinci Meşrutiyetin ilanı ile; ülkede asayiş ve güven ortamı kurulmuş, sansür kaldırılarak basına serbestlik tanınmış, hürriyet ve güven ortamı kurulmuş, siyasi partiler oluşmaya başlamış, Kanun-i Esasi yürürlüğe girmiş ve anayasa üzerinde önemli değişiklikler yapılmış ve halk ikinci kez yönetime padişah yanında katılma imkanı bulmuştur.

(31 Mart Vak’ası)

Meşrutiyetin yeniden ilanından sonra çeşitli gruplar arasında çekişmeler ve tartışmalar başlamıştı. Meşrutiyete karşı olanlar avcı taburları ile birleşerek İstanbul'da büyük bir İsyan başlattı. Selanik'ten gelen hareket ordusu bu isyanı bastırdı. Tarihimize 31 Mart vakası olarak geçen bu olaydan sonra İttihat ve Terakki Partisi daha da güçlendi ve bu olaydan dolayı sorumlu tutulan Sultan İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan İkinci Abdülhamid'in yerine Sultan Mehmed Reşad padişah oldu.  

ABDUL HAMİT YALNIZMIYDI

Seher Kadıoğlu yazıyor
 ABDUL HAMİT YALNIZMIYDI
Dünya tarihinin en çetrefilli yıllarında Osmanlı İmparatorluğuna otuz yıl padişahlık yapmış Abdulhamid, diğer padişahlardan daha çok konuşulur tartışılır. Günlük gazetelerdeki köşelerde dahi güncel kalmaya devam ediyor dersek çok da yanılmayız. Tarih sayfalarına geçilen kayıtlar, bir yerde, kaleme alanların bakış açısından süzülüp düşenler oluyor. Bugünler de yarınlara taşınacak ama nasıl? Değişen iktidar güçleriyle okullarda okutulan tarih kitaplarındaki bilgiler de değişiyor.  Gelecekte, günümüzdeki siyasi gelişmeleri,  karşıt siyasi kanatlardan dinleyenler, hangisini doğru kabul edecek?
Çok belirgin olaylar dışında, tarih  yaprakları, henüz tanıklık edilen günde farklı yorumlanıyor. Tam bu noktada, tarafsız olabilirler ümidiyle, uzak coğrafya  bakışları akla geliyor. Biyografi yazarı Joan Haslip de Tanrı'nın Gölgesi II. Abdülhamid adlı yapıtında eline geçen belgeler ve canlı kaynaklar ışığında Abdulhamid’i ve dönemini anlatıyor. Kitap Abdulhamid’in politik arenadaki hamlelerini ve psikoloji grafiğini görüyor. Eşref  Özbilen’in dilimize kazandırdığı eserde, birtakım diplomatik mektuplardan alıntılar da bulunuyor.
Abdulhamid Hangi Tepelere Doğdu
           
Joan Haslip dünyaya kargaşalı bir zaman aralığında gelmiş Abdulhamid’in çocukluğundan başlayarak ölümüne dek ruh evreninde dolaşıyor. Kimi zaman acıdığı, kızdığı, bazen muhteşem bulduğu, bence çözemediği bir karakterle karşı karşıya kalan yazar, kalemini bir gizin peşinden koştururmuşçasına yürütüyor.
Kitabın adı Tanrının Gölgesi, orijinal adıysa, padişahın halife olmasından çok yazarın etkilenme şiddetiyle ilintili olsa gerek. Ama sanırız eserin orijinal adı değil, yayıncının tercihi.
Yenileşen, yenilenirken dalgalanan bir dünya haritasında, sınırları, kendini taşıyamayacak kadar geniş bir imparatorluk; bir yandan yeni dünya düzenine ayak uydurmak diğer yandan mahiyetini oluşturan diğer yabancı unsurlara otorite etmek zorunda. Aksi takdirde sallanan devin ayağına basmayı kollayan çok. Joan Haslip’e göre babasının gözdesi olamıyor hatta sevilmiyor. Babası Abdulmecid’in,  amcası Abdulaziz ‘in ölümü ve kardeşi Murat’ın akli dengesini yitirmesi sonucunda tahta çıkıyor. Tahta hazırlamayanlara rağmen gözlem yeteneği, yerini doldurmasında büyük rol oynuyor.  Yıldız sarayında, muhteşem bahçelerde,   yalnızlığa mahkûm bir adam profili çiziyor yazar.
Abdulhamid ve kadınlar
Saraya güzelliğiyle gelen rakkase Pirimüjgan kalfanın oğlu Abdulhamid; sevgisine kucağına doyamadan annesini veremden kaybediyor. İlk çocukluk yılları, hasta yatağından çıkamayan anneye, selamlıkta olanları aktarmakla, kenarda, olup bitenleri izlemekle geçiyor. Annesinin dışlanmışlığı çocuğa da hissettiriliyor. Hocalarının, bakıcılarının ilk intibaları genellikle olumsuz! Anne olarak görevlendirilen Perestû‘ya uzun zaman alışamıyor. Atanan üvey anne, günlük olaylara, hesaplara, rakamlara ilgi duyan çocuğu, marangozluğa, ince oyma işlerine teşvik ediyor. Dedesi İkinci Mahmut’un, sokakta başının üstünde çamaşır taşırken görüp beğendiği Pertevniyal kalfa, Abdulhamid’in arkadaşını seçme yaşına geldiği zaman yegane değer verdiği kişi oluyor. Bu dindar kadın,  kişiliğine damga vuracak şekilde etkiliyor. Pertevniyal kalfa mahalleden tanıdıklarıyla, saraya yerleşince de kopmuyor. Abdulhamid onun sayesinde sokakta konuşulanlardan bihaber kalmıyor. Kraliçe Victorya ile dostluğu, hukuku kuvvetli. Kraliçe bir mektubunda Hicaz demiryolu için kendisinden ricada bulunuyor. Gençlik yıllarında Flora Cordier adında butik sahibi bir hanıma duyduğu âlâka, evlilikle sonuçlansa da fazla uzun sürmediği söyleniyor. Hanımlara karşı zarif ve kibar davranıyor.
Kitap Padişah’ın İngilizlerle olan münasebetlerine büyük yer ayırıyor. Küçücük çocukken sarayın bahçesinde elini sıkan lordu, sevgi hanesine nasıl kaydettiğini görüyoruz. Yazar Abdulhamid kadar Yıldız Sarayıy’la orada gördüğü binbir gece masallarını andıran zenginlikle, ihtişamla, haremde konuşulanlarla -ki çoğunun rivayetten ibaret olduğunu belirtiyor- ilgileniyor.  
Abdulhamid’ in dinç snağlıklı görünmek  için yüzüne allık sürmesi, korkak olması pek inandırıcı gelmedi. Müthiş bir hafiye düzeni kurması, çevresine  güvenmemesiyle, ürkekliğiyle açıklanıyor; suikast teşebbüslerinden, dönen entrikalardan sonra korkaklık değil hayatta kalma yolu olarak da yorumlanabilir . Yazar taraflı; Mithat Paşacı. “Onu  dinleseydi” görüşünde.
“Doğuştan dindardı”
Yazar göründüğü gibi dindar olmadığını da iddia ettiği Abdulhamid için ilk sayfalarda “Aslında o doğuştan dindardı” diyor. Dini eğitim aldığı kalfa aynı zamanda fallarla efsunlarla uğraşan bir kadınmış. Böyle sayfalarda, yazarın bilmediği bir din hakkında kafasında ürettikleriyle de yazdığını düşünüyorum. Sarayın sessizliği, ihtişamı, inşaatında çalışanlardan  gizlenen mühendislik bilgileri, saray sakinlerinin bazı davranışları mübalağlı ifadelerle yer alıyor.
Haksızlık yapmama adına, tarih sayfaları karıştırılırken; toplum liderlerinin; “Yaşadığı zamanın ve toplumun koşullarında değerlendirilmesi gerekir” görüşüne kimse karşı çıkmaz da bilirkişiler, tarihteki olayları, özellikle geçmiş önderleri, masaya yatırırken  yine de subjektivitenin tuzağından kurtulamazlar.
Abdulhamid Politikaları
Ayaklanmalarla, canına ve milletine yönelen tehditlerle, dünyayla baş ederek geçen bir hayat! Avrupa, Amerika, İtalya, Fransa, İngiltere, Rusya gibi yabancı güçlerle bitmek bilmeyen diplomatik pazarlıklar, imparatorluğu oluşturan çeşitli toplulukların baş kaldırısı, içerideki siyasi kargaşa başlıca uğraşıları. Gün geliyor en yakınına güvenemiyor. Ancak iman gücüyle dayanılabilecek bir mücadele. Abdulhamid’e yönelen eleştirileri  düşünürken, günümüzdeki bir köşe yazarının   “Siz silahlı kalkışma içinde bulunan hangi örgüt biliyorsunuz ki orada devlet eylemcilere karşı silah kullanmasın” sözü, gözüme takıldı.
“Anlaşıldığına göre Midhat’ın hakim özelliği hırstı fakat bu şahsi menfaatinden ziyade, ülkesinin yararına yönelik bir hırstı” cümlelerinde Midhat paşa’nın leyhine kullanılan kalem hiç ters istikamete yönelmiyor.
“Büyük Britanya, Asya’daki topraklarını Ruslar’ın saldırılarına karşı savunmak üzere sultana katılacaktır. Buna mukabil sultan müttefiki ile danışarak orada gereken reformları başlatmayı vaad etmektedir. Britanya’nın taahhütlerini yerine getirebilmesi için sultan Kıbrıs adasını Doğu Akdeniz’de bir üs olarak işgal ve idare edilmek üzere verecektir. İngiltere son beş yılın ortalama geliri üzerinden hesaplanarak yıllık bir kira ödeyecektir ve Rusya Asya’da yeni ele geçirdiği tahliye ettiği zaman Kıbrıs’ı tahliye edecektir”. “Yıldız’ da imzalanan Kıbrıs Konvansiyonu  Abdulhamidin yakın dostu doktoru Mavroyeni ve Mr. Layard sayesinde gerçekleşmiştir”.
(.) “Bu sırada Mr. Layard’ın şahsi zaferi olarak görülüyordu fakat sultanın itimadına mal olmuştu. İngiltere nin ittifakını satın aldıktan sonra Abdulhamid, İgiltere’nin onun menfaatlerini sadece Rusya’ ya karşı değil, bilakis bütün diğer devletlere karşı korumasını bekliyordu ve Layard Berlin’de Türk delegelerinin maruz kaldıkları her gerçek veya hayali horlamadan sorumlu tutulacaktı .” Sultanın müşavirlerine olan güvensizliği o derecedeydi ki onlara en ufak kararı bile bırakmaya cesaret edemiyordu ve onun güvensizlik duymasından yararlanan hafiyelerin jurnalleri her gün sistemini biraz daha zehirliyordu”   tarzındaki söylemleri,    Abdulhamid’in sinir krizleri takip ediyor. Bu nöbet halleri genelde diplomatik faaliyetlerden sonra yakalıyor padişahı.    
.
“Hem Abdulhamid hem de onun yakın tarihteki selefleri Ermenilere hoşgörü ve adaletle davranmışlardı. Kırım Harbi esnasındaki ihanetleri unutulmuştu ve birçoğu hem Bab-ı Âli’de hem sarayda önemli yerler işgal ediyorlardı. Sıradan Türklerin ticaretin her şekline soğukluk duymalarından dolayı imparatorlukta ticaretin ekserisi Rumların, Yahudilerin veya Ermenilerin elindeydi ve genç Abdulhamid ilk dostlarını Rum ve Ermeni simsarlarıyla Galata bankerlerinin arasından edinmişti. İktisadın her türüne karşı duyduğu ilgi iyi yetişmiş Türklerin geleneklerine o kadar aykırıydı ki annesinin Ermeni asıllı olduğuna dair söylenitnin yeniden canlanmasına sebep olmuştu ve saltanatın başlangıcında Ermeniler “Millet-i sadıka” olarak atıfta bulunacak kadar gözdeydiler.” Satırlarının devamında Ermeni olayları çevirmenin dipnotları eşliğinde yer almakta.
Joan Haslip’in gördüğü Abdulhamid ailesinden devraldığı depressif  yapısıyla, hurafelerle kodlanmış kişiliğiyle, yapay ihtişamıyla otuz yıl arzı endam etmiş. Gücünü, titizlikle işlettiği hafiye kurumuna borçludur. Hareme dair bilgilerin rivayetlerden öteye geçmediğini söyleyen aynı yazar haremde geçen bazı olayları  fitursuz ayrıntılarla bezeyerek resmektedir. Abdulhamid’in yakınındaki çoğu dindar; aynı zamanda kahin, müneccim, efsunla uğraşan padişahın dini duygularını istismar etmekle, realiteye ters düşen yönlendirmelerle suçlanan kişilerdir. Döneminde gerçekleşen, başlatılan projeler bile bir artı kazandırmıyor padişaha; onlar yenilikçi insanların yaptırımları olarak geçiyor.  
AIbdulmamid  Yalnızlaşırken!
Hani kızılıyor ya Can Dündar'a "Mustafa" belgeselinde Atatürk'ü yalnızlaştırmıyor aslında zavalılaştırıyor diye, bu kitabı okurken yer yer aynı öfkeyi Joah Haslip'e duymamak mümkün değil.
Eserin sonunda Abdulhamid’in  yalvarmalarına, çaresizliğine, ayrılmış satırlar, yazarın biyografi çalışmasının öznesine karşı duyduğu öfkeyi, onu  acz içinde görme ve gösterme arzusunu ele veriyor. Yazar ifadeleriyle padişaha acıyor ama öyle bir acıyor ki, çalışması sanki öç alarak nihayetleniyor. Ön planda biyografi arka planda bir trajedi kaleme alınmış. Necip Fazıl’ın Ulu Hakan Abdulhamid'inden çok uzak bir Abdulhamid elbette. Yazarın eli mahkum olarak yazdıklarından, yazılmayanlar da okunuyor.
Onu yeren bir yabancı bile, merhametini, ferasetini dinine bağlılığını, son ana kadar pes etmemesini, kan dökmemek için verdiği mücadeleyi  siyasi satrançtaki ustalığını, insanları etkileme gücünü yansıtmış. Haydarpaşa garı, Kandilli Kız Lisesi, Şişli Etfal Hastanesi onun döneminin eserleri. Bunları silah zoruyla mı yapmış?
Yazarın yazamadığı; padişahın acılarını, küçük sevinçlerini, büyük sevgilerini, günlük yaşantısını merak ettim; incelesem de öğreneceğime inanmıyorum. Sarayı muamma olarak gösteren yazarın o büyük kapıların ardındakileri sadece hayal ettiği açık.
Tarih bilgisi, orta eğitim düzeyinden ileri gidememiş biri olarak bu çalışma aracılığı ile Abdulhamid’le, dönemiyle, yeniden tanıştım...
İngiltere,  Fransa, Rusya,  Almanya,  Amerika arasında kalan, zayıf anı  kollanan Osmanlı duruyor karşımda. Günümüze gelirsek sanki bir şeyler değişmemiş gibi yine politik arenada karşımızdalar. Abdulhamid devrindeki Ermeni, Kürt sorunları  bugün yok mu? Elimizi bağlayan kuşatılmışlık hissi? En  klişe anlatımla, elimizin güçlü olması kaçınılmaz. İçimizde üretilen yangınları söndürecek devlet adamlarıyla, akılcı  politikalarla, birbirimize milletçe sarılarak ancak kuvvetlenebiliriz. Muhatap olduğumuz zihniyetler ölmedi ki! Geçmiş, geleceğe dair ders vermeyecekse övünme ya da dövünme metinleri olarak raflarda oturur bir de polemik konusu olur.
(Haber 7 - Karikatür: El Üfürük dergisi)

ANKARA SAVAŞINDAN FATİH DÖNEMİNİN TAMAMI

ANKARA SAVAŞI'NDAN İSTANBUL'UN FETHİNE

1. ANKARA SAVAŞI
Nedenleri :
a) İki hükümdarın da cihan hakimiyeti düşüncesine sahip olması
b) Yıldırım tarafından toprakları alınan Anadolu Beylerinin Timur'a sığınarak, onu kışkırtmaları.
c) Timur tarafından toprakları alınan Irak hükümdarı Celayiroğlu Ahmet ve Kara koyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman'ın Yıldırım'a sığınmaları
d) Timur'un Çin'e yapacağı sefer öncesinde arkasında güçlü bir devlet bırakmak istemeyişi.
e) Timur'un Osmanlı'dan kabul edilemez istekleri.
f) Aralarındaki sert mektuplaşmalar
g) Timur'un Sivas'ı ele geçirip yağmalaması
h) Yıldırım'ın Erzincan çevresini ele geçirmesi
NOT: Timur Yıldırım Bayezıt'dan Anadolu Beylerinin topraklarını iade etmesini, Celayiroğlu Ahmet ve Kara Yülük Osman'ın kendisine teslim edilmesini, Osmanlı Devletinin kendisine bağlılığını bildirmesini istemişti.
SAVAŞ: İki ordu arasında savaş, Ankara'da Çubuk ovasında yapıldı. KARATATARLAR'ın ve Anadolu beylikleri askerlerinin saf değiştirmesi Osmanlı ordusunun savaşı kaybetmesine ve Yıldırım Beyazıt’ın esir düşmesine neden oldu.

SONUÇLARI:
a) Anadolu'yu ele geçiren Timur, İzmir’e kadar ilerlemiş ve burayı Haçlılar'dan almış,
b) İlk ve son kez bir Osmanlı padişahı savaşta esir düştü. Esir düşen Bayezit, bu hayata dayanamayarak ölmüş,
c) Kardeşler arası taht kavgaları (Fetret devri) başlamış,Osmanlı Devleti 11 yıl sürecek Fetret devrine girdi.
d) Anadolu Türk birliği yeniden bozuldu, beylikler yeniden kuruldu. (Karesi ve Kadı Burhaneddin beylikleri hariç)
e) Balkanlar'da Osmanlı ilerleyişi bir süre durdu, hatta bazı topraklar kaybedildi.
f) Osmanlı Devleti dağılma tehlikesi geçirmiş,50 yıl kadar duraklamasına neden olmuş
g) İstanbul’un alınması ve Bizans'ın yıkılması gecikmiş,
h) Balkanlar'daki ilerleyiş durmuştur.


2. KARDEŞLER ARASI TAHT KAVGALARI (FETRET DEVRİ) (1402-1413)

Timur'un asıl amacı kendisine rakip olabilecek büyük bir Osmanlı Devleti'nin oluşmasını engellemekti. Bu nedenle savaşı kazandıktan sonra Anadolu Beylerinin topraklarını geri vererek, Anadolu Türk birliğini parçaladı. Osmanlı ülkesini Yıldırım'ın oğullarına bıraktı.

Timur'un Anadolu'dan çekilmesinden sonra Yıldırım Bayezid'in 4 oğlu arasında başlayan ve 11 yıl süren taht kavgası dönemine Osmanlı Tarihinde FETRET DEVRİ denir.

NOT 1 : Bu karışık dönemde Rumeli’de Osmanlı yönetimine karşı önemli bir ayaklanma olmamıştır.Aynı zamanda Osmanlı Devleti bu dönemde ciddi bir toprak kaybına uğramamıştır (Eflak prensliği hariç).
Bunun sebepleri:
a)Balkanlardaki adaletli ve hoşgörülü yönetim.
b) Uç beylerinin başarılı çalışmaları.
c) Avrupa’daki Yüzyıl Savaşları nedeniyle büyük bir karışıklık yaşanması
d) Niğbolu savaşının etkisi
e) Tımar sistemi nedeniyle bölgede gelirin ve refahın artması
f) Fetihlerde yumuşak bir politika izlenmesi

Not 2: Bu dönemde şehzade Musa tarafından İstanbul kuşatılmıştır.
Not 3: Bu dönemde Avrupa'dan saldırı olmamasının en önemli sebebi Yüzyıl Savaşları'dır.

Şehzadeler Arasında Mücadeleler:

Yıldırım Beyazıt, Ankara Savaşı'na giderken, çocukları Süleyman, İsa, Mehmet, Musa ve Mustafa çelebileri yanına almıştı. Küçük yaştaki Kasım’ı ise Bursa’da bırakmıştı.

Timur’un Anadolu’da bıraktığı ortam kardeşler arasında 11 yıl sürecek taht mücadelelerini başlattı.bu mücadeleler Bizans entrikaları ile daha da arttı.

Süleyman Çelebi Edirne’de, İsa Çelebi Bursa’da, Mehmet Çelebi Amasya’da, Musa Çelebi Balıkesir’de hükümdarlık ilan ettiler. Musa ve Mustafa Çelebi, Timur'a esir düşmüşlerdi. Timur, daha sonra Musa Çelebi'yi serbest bırakmış, Mustafa Çelebi'yi ise beraberinde Semerkant'a götürmüştü.(Timur’un ölümünden sonra O da serbest bırakılmıştır).

İsa Çelebi yaptığı savaşlarda yenilerek öldürüldü. Mehmet Çelebi Amasya’da durumunu kuvvetlendiriyordu. Rumeli’de Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi mücadelesi başladı. Musa çelebi 1410’da Süleyman Çelebiyi öldürttü.Geriye kalan iki kardeşten Musa çelebi Rumeli’de, Mehmet Çelebi’de Anadolu’da hükümdar oldu.Musa Çelebi bu dönemde İstanbul’u kuşatmıştır. Mehmet Çelebi Osmanlı birliğini sağlamak amacıyla mücadeleye girişti. Bizans’la anlaşarak Rumenliye geçti.Fakat yenildi. Ancak Musa Çelebinin komutanları Mehmet Çelebinin saflarına geçince Musa Çelebi yakalanarak öldürüldü.(1413) Çelebi Mehmet Osmanlı devletini tek bayrak altında toplamayı başardı.

Not: Mehmet Çelebi'ye tarihimizde, Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu da denir.Çelebi Mehmet Döneminde
Mehmet Çelebi 1413'te padişah olduğu zaman, Osmanlılar Anadolu'da bazı toprakları kaybetmiş durumdaydılar.Mehmet Çelebi’nin dış politikası barış temeline dayanıyordu.İç politikada ise Türk siyasi birliğini yeniden kurmak hedef olarak belirlenmişti.
Karaman oğlu Mehmet Bey, Mehmet Çelebi'nin Rumeli'de Musa Çelebi ile savaşmasını fırsat bilerek Anadolu'daki bir kısım Osmanlı topraklarını ele geçirmişti. Mehmet Çelebi, Rumeli'de duruma egemen olduktan sonra Anadolu'ya geçti.
1- Aydınoğullarından (Cüneydoğulları) İzmir alındı. Aydınoğlu Cüneyd Bey Niğbolu sancak beyliğine tayin edildi.
2- Karaman oğulları üzerine gitti. Karaman oğlu Mehmet Bey barış istedi. Timur tarafından kendilerine verilen eski Osmanlı topraklarını geri verdiği gibi gerektiğinde Osmanlılara asker yardımında bulunmayı da kabul etti (1415).
3- İkiye ayrılan İsfendiyaroğullarından Tosya, Çankırı tarafları alındı(1416).
4- Candaroğullarından Samsun’u ele geçirdi (1419).
5- Daha sonra Saruhanoğulları Beyliği’ni ortadan kaldırdı
6- Menteşe oğulları beyliğini egemenliği altına aldı.
Böylece Anadolu Türk birliğini kurma yolunda önemli adımlar atıldı.

7- Şeyh Bedrettin ( Mahmud ) İsyanı: Mehmet Çelebi döneminde Anadolu'da meydana gelen olaylardan biri de Şeyh Bedreddin İsyanı'dır. Şeyh Bedreddin, iyi bir eğitim görmüş ve döneminin önemli bilginlerinden biri olmuştu. Bedreddin'in düşünceleri, özellikle Fetret Devrinin getirdiği siyasal ve sosyal karmaşa içerisinde taraftar buldu. Batı Anadolu ve Rumeli'de, elinden tımarları alman sipahiler, yoksul halk kesimleri ve Hıristiyanlar Bedreddin'in etrafında toplandılar. Bedreddin, mülkiyette ortaklığı ve eşitliği savunarak devletin otoritesine karşı çıktı. Şeyh Bedreddin'in düşünceleri, Osmanlı Devleti'ndeki İslâm anlayışına uygun değildi. Bedreddin'in düşüncelerinin etkisiyle müritlerinden Börklüce Mustafa İzmir dolaylarında, Torlak Kemal ise Manisa'da isyan başlattı. Faaliyetleri Osmanlı yönetiminin rahatsız etmeye başlayınca Rumeli'ye kaçan Şeyh Bedreddin, Silistre, Dobruca ve Deliorman dolaylarından çok sayıda taraftar topladı. Şeyh Bedreddin'in Deliorman'da başlattığı ayaklanma kısa zamanda bastırıldı. Şeyh Bedreddin yakalandı ve Serez'de idam edildi (1420).
NOT: Osmanlı Devleti’ndeki ilk dini ve toplumsal nitelikli ayaklanmadır.
8- Mustafa Çelebi İsyanı: Yıldırım Beyazıt’ın çocuklarından Mustafa Çelebi, Ankara Savaşı'ndan sonra Timur tarafından Semerkant'a götürülmüştü. Timur'un ölümü üzerine serbest kalan Mustafa Çelebi, Anadolu'ya gelerek taht üzerinde hak iddia etti. Bizans'ın ve Eflâk voyvodasının desteğini sağladı. Mehmet Çelebi'nin gönderdiği kuvvetler karşısında yenilgiye uğrayan Mustafa Çelebi, Bizans'a sığındı.
Mehmet Çelebi'nin 1421'de ölümü üzerine yerine oğlu II. Murat geçti.
1421'de padişah olan II. Murat, öncelikle, Anadolu Türk birliğini yeniden kurmak için harekete geçti.
1- Önce, Candaroğulları üzerine sefere gidildi. İsfendiyar Bey, savaşı kaybetti ve Sinop'a kaçtı. Bu yenilgiden sonra barış istedi. Barış şartları gereğince; Osmanlıların işgal ettikleri Kastamonu ve Bakır Küresi İsfendiyar Beye bırakılacak, beyliğin toprakları geri verilecekti. Buna karşılık Candaroğulları Beyliği, Osmanlı Devleti'ne vergi ve gerektiğinde asker gönderecekti (1423) .
2- Aydınoğlu Cüneyt Bey, Mustafa Çelebi olayı sırasında kaçarak kendi topraklarına geldi ve beyliğinin güçlenmesi için çalıştı. Bunu sağlamak için de Osmanlılar ile yeniden mücadeleye başladı. II. Murat, Cüneyt Beyin kesin olarak ortadan kaldırılmasına karar verdi. Anadolu Beylerbeyi Hamza Paşa, Cüneyt Beyin üzerine gönderildi. Ele geçirilen Cüneyt Bey idam edildi ve İzmir yöresi Osmanlı topraklarına katıldı(1425)
3- 1425'te Menteşe oğulları Beyliği'ne son verdi.
4- Germiyanoğlu Yakup Bey, erkek çocuğu olmadığı için, ölümünden sonra topraklarını Osmanlı Devleti'ne bıraktığını vasiyet etti. Germiyanoğullarının toprakları, Yakup Beyin 1428'de ölümü üzerine Osmanlılara geçti.
5- Karaman oğlu Mehmet Bey, Yıldırım Beyazıt’ın çocukları arasındaki taht mücadelesinden yararlanarak bir kısım Osmanlı topraklarını işgal etmişti. Mehmet Beyin ölümünden sonra, çocukları arasında taht kavgası çıktı. Osmanlılara sığınan İbrahim Bey, II. Murat'ın yardımıyla Karaman tahtını ele geçirdi. İbrahim Bey, buna rağmen Osmanlılara düşmanca davranmaktan vazgeçmedi. II. Murat, Karaman oğulları üzerine iki sefer yaptı. Her iki savaşta da yenilen İbrahim Bey, affedilerek beyliğinin başında bırakıldı.  Fetret Devrinde Balkanlarda Osmanlı ilerleyişinin durması üzerine Venedik, daha önce kaybettiği yerleri geri almak istedi. Taht kavgalarını sona erdiren Mehmet Çelebi, Venedik'in Dalmaçya sahillerinde yayılmacı politikasına engel olmak istiyordu.
2- 1416'da Venedikliler ile ilk deniz savaşı yapıldı.Osmanlılar yenildi.
NOT: Bu tarihte başlayan Osmanlı-Venedik rekabeti ve mücadelesi, II. Murat ve Fatih döneminde iyice şiddetlendi. Özellikle, Fatih döneminde Osmanlıların Balkanlarda ve Ege denizinde güçlenmeleri, Venedik çıkarlarına zarar vermeleri, Osmanlı-Venedik ilişkilerinin iyice bozulmasına neden oldu.
3- Şehzadeler mücadelesinde büyük rol oynayan Eflâk Prensi Mirça, Musa Çelebi’ye yardım etmişti. Bunun üzerine Mehmet Çelebi, Eflâk topraklarına girerek karşısına çıkan kuvvetleri yenilgiye uğrattı ve Eflâk, Osmanlı egemenliğini tanımak zorunda kaldı.
4- 1417'de Arnavutluk'a yapılan sefer sırasında önemli bir şehir olan Avlonya fethedildi.
5- Mehmet Çelebi ayrıca Mora, Erdel ve Bosna'ya kuvvetler göndererek buralarda otoriteyi yeniden sağladı.

II.Murat Döneminde
6- Mustafa Çelebi İsyanı (1422) : Mehmet Çelebi, ölümünden sonra II. Murat'a Anadolu'da ve Rumeli'de genişlemeye hazır bir devlet bırakmıştı. Ancak II. Murat, tahta geçtiği ilk yıllarda, öncelikle amcası Mustafa Çelebi'nin isyanıyla uğraştı. Padişah değişikliğini fırsat bilen Bizans tarafından serbest bırakılan Mustafa Çelebi, Edirne'ye gelerek padişahlığını ilân etti. Ardından, emrindeki kuvvetlerle Bursa'ya ilerledi. Ulubat yakınında yapılan savaşta II. Murat'a yenildi ve Rumeli'ye kaçtı. Ancak Edirne'de yakalanarak idam edildi (1422).

7- Venedik İle Savaş ve Antlaşma :Mustafa Çelebi isyanını bastıran II. Murat'ın, Ankara Savaşı'ndan sonra Osmanlıların elinden çıkan Selanik'i almak istemesi, Osmanlılar ile Venediklileri karşı karşıya getirdi. Venedik, Osmanlılara karşı Macaristan ile ittifak yaptı. Osmanlı ordusu, Macar kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Aynı yıl Sırbistan'a giren Osmanlı kuvvetlerinin Alacahisar'a kadar ilerlemesi üzerine, Sırp Kralı Lazareviç barış istedi. Sırp ve Macar tehlikelerini uzaklaştıran II. Murat, Venedik Devleti'nin elinde olan Selânik'e yöneldi. Venedik, Bizans’tan yardım istedi. Ancak bu istek kabul edilmedi. Çaresiz kalan Venedik Devleti, kenti teslim etti (1430). Aynı yıl Venedik'le antlaşma imzalanarak savaşlara son verildi.

8- Osmanlıların Batı Trakya'daki egemenliği yeniden güçlenmeye başladı. Yanya halkı, II. Murat'a başvurarak Osmanlı egemenliği altına girmek istedi. 1431 yılında da Yanya, Osmanlı topraklarına katıldı.

9- Edirne- Segedin Antlaşması (1444) : II. Murat, Balkanlarda Osmanlı egemenliğini pekiştirdikçe Macar, Leh, Eflâk ve Sırp krallıkları Osmanlı yayılmasına karşı birlik olmaya çalışıyorlardı. Birliğin başında da Erdel Beyi Jan Hunyad bulunuyordu.Jan Hunyad, Macaristan ve Lehistan Kralı Ladislas, Eflâk Beyi Vlad Tepeş (Drakula lâkaplı) ile birlikte harekete geçti. Bu sırada Anadolu'da bulunan II. Murat, Karaman oğlu ile anlaşma yaparak Rumeli'ye geçti. Haçlıların ilerleyişi karşısında Balkan geçitleri tutulmaya çalışıldı.Balkanlarda Jan Hunyad'ın, Anadolu'da ise Karamanoğullarınn saldırıları karşısında Osmanlı Devleti güç durumda kaldı. Bu nedenle II. Murat barış için temasa geçti. 1444'te Edirne'de imzalanan antlaşma, Segedin'de Macar kralı tarafından onaylandı.
Antlaşmaya göre:
1) Her iki taraf birbiriyle on yıl savaş yapmayacak,
2) Sırp Krallığı yeniden kurulacak,
3) Eflâk, Osmanlılara vergi vermekle birlikte, Macarların koruması altında olacaktı.
Önemi ve Sonuçları :
1- Edirne-Segedin Antlaşması, Osmanlıların Rumeli'ye geçtikten sonra Haçlılarla yaptıkları ilk antlaşmadır.
2- Osmanlılar Balkanlarda rahatlama sağlayarak, yeniden toparlanmak için zaman kazanmışlardır.
3- Macarlarla tampon bölge oluşturularak onların direk zararından kurdurulmuştur.
4- İlk defa sınır kavramı ortaya çıkmış ve tuna nehri belirleyici olmuştur.
5- II. Murat, aynı yıl tahtı, oğlu Şehzade Mehmet'e bırakarak Manisa'ya çekildi. Bu durum Avrupa’da yeni bir Haçlı seferinin toplanmasına neden oldu.

10. Varna Savaşı (1444) :
Sebepleri
1) II. Mehmet (Fatih), tahta geçtiği zaman 12 yaşındaydı. Haçlılar, bu durumdan yararlanmak istediler
2) Bizans imparatorunun da kışkırtması ile barış antlaşmasını bozdular.
3) Amaçları Osmanlıları Balkanlardan atmak olan Haçlı ordusu, Tuna'yı geçerek Varna'ya doğru ilerlemeye başladı.
Savaş : Tahtta 12 yaşında bir çocuğun bulunması, Haçlılara cesaret veriyordu. Osmanlı devlet adamları, başta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa olmak üzere Balkanlardaki bu beklenmeyen gelişme karşısında, II. Murat'ı Edirne'ye çağırdılar.
NOT:1446 yılında Edirne'de, Osmanlı tarihinin ilk yeniçeri ayaklanması gerçekleşti. İsyanın görünüşteki nedeni, paranın değerinin düşürülmesidir. İsyan, yeniçerilerin maaşına zam yapılarak bastırıldı. Ancak gerçekte isyanın nedeni, askerlerin tahtta II. Murat'ı görmek istemeleriydi. Bu durum üzerine II. Murat, Edirne'ye gelerek tahta geçti. Altı yıl devam eden bu yeni hükümdar döneminde, II. Kosova Savaşı ile Haçlılar bir kez daha yenilgiye uğratıldı.
Sonuçları:
a) Osmanlıların daha önceki yenilgilerinin izleri ortadan kalktı.Bu zafer, Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini güçlendirdi.
b) Yeni fethedilen topraklarda izlenen siyaset gereği; Anadolu'dan getirilen Türk boyları, Yunanistan ve Bulgaristan'a yerleştirildiler.
c) Varna Savaşı'nı kazandıktan sonra, bir süre Edirne'de kalan II. Murat, daha sonra tekrar Manisa'ya geldi.
d) 1445'te Jan Hunyad ve Eflâk prensi, Osmanlılar aleyhine tekrar faaliyete başladı.
e) Hıristiyan haçlı dünyasının İstanbul’u kurtarma girişimlerinin sonuncusu olmuştur.
f) Türkleri balkanlardan atma girişimi bir kez daha sonuçsuz kaldı.Osmanlıların balkanlarda ki yerleşimi hızlandı.
g) II. Murad bir müddet tahtı oğluna bırakarak çekildiyse de devlet adamlarının ısrarlı davetleriyle tekrar tahta çıktı.

11. II. Kosova Savaşı (1448) :
Sebebi : Varna'da uğradığı yenilginin izlerini silmek isteyen Erdel Beyi Jan Hunyad, Varna Savaşı'nda ölen ve Macar kralı olan Ladislas'ın yerini alarak Macaristan kral vekili oldu ve ülkenin yönetimini eline aldı. Hunyad, Eflâk prensini yanına alarak Bohemya, Polonya ve Almanlardan sağladığı kuvvetlerle Sırbistan'ı işgal etti ve Tuna'ya doğru harekete geçti (1448).
Savaş: Bunun üzerine II. Murat, Jan Hunyad'ı, Kosova'da savaşa mecbur etti. Savaş Osmanlıların zaferiyle sona erdi.
Sonuçları:
a) Tuna'nın güneyi Osmanlı egemenliğine geçti.
b) Osmanlıların Balkanlarda kazandığı zaferlerin en büyüklerinden biri olan İkinci Kosova Savaşı, Türklerin Balkanlarda kesin olarak yerleşmesini sağladı. Haçlılar, bir daha Türklere karşı saldırıya cesaret edemediler.
c) Balkanlar kesin olarak Türk yurdu haline geldi.
d) Haçlılar bir daha Osmanlılara saldırma cesareti gösteremedi.Avrupa’da bundan sonra taarruz sırası Türklere geldi. Türklerin son savunma, haçlıların son saldırı savaşı olmuştur.
e) Balkanlar, Türklerin Ortaasya ve Anadolu’dan sonra üçüncü yurdu oldu.
NOT:İkinci Kosova savaşı Hendek, Miryekefelon, Sakarya savaşları gibi savunmadan taarruza geçilen savaşlara benzerdir.
İkinci Kosova Zaferi ile Osmanlılar karşısında gücünü yitiren Orta Avrupa ülkeleri, Balkanlarda uzun süre savunma durumunda kalarak ellerindeki topraklan koruyabilme çabasına düştüler. Bu zafer Türklerin, Balkanlarda kesin olarak yerleşmelerini sağladı.
II. Murat'ın 1451'de ölümü üzerine, yerine oğlu II. Mehmet (Fatih), ikinci kez Osmanlı tahtına çıktı.
NOT:Varna ve II. Kosova savaşları İslâm'ın ilk yıllarında Müslümanların son savunma savaşı olan Hendek savaşına (627) benzerler. Türk Tarihindeki Anadolu'yu ebedi Türk yurdu haline getiren Miryekefelon savaşına benzer (1176).  FÂTIH SULTAN MEHMED DEVRI(II. MEHEMMED)Kaynaklarin, âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi, iyi giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu, sairlerin hâmisi, hakka kail ve maarif erbabina meyilli bir pâdisah olarak tavsif ettigi Fâtih Sultan Mehemmed Han, tarihin kayd ettigi büyük sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan onun, sahsiyet ve karekterini oldugu gibi bütünüyle ortaya koymak çok zordur. Çünkü o, beser kudretinin ulasabilecegi en yüksek noktalara çikmis ve kendinden önce veya sonra gelmis olanlarla mukayese edilemeyecek derecede büyük bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa'da geçirdigi ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi, gerek Osmanli Devleti için çok verimli ve faydali olmustu. Zira, 5 yil süren bu dönemde o, sahsiyetini olgunlastiran ciddi bir çalisma ve fikrî faaliyet içinde bulunmustu.Bu bes senelik müddet zarfinda o, bir yandan akademik bir faaliyet devresine girerek liyakatli hocalarin refakatinda malumatini genisletmis, felsefe ve riyaziye (matematik) okumustu. Döneminin önemli iki dili olan Arapça ve Farsça'yi ana dili gibi ögrenmisti. Bu meyanda o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme imkânlarini da bulmustu. Tarih, cografya ve askerlik bilgisine de iyice vâkifti. Bir yandan da dünya cihangirlerinin biyografilerini dikkatle tedkik ederek her birinin dogru ve yanlis taraflarina parmak koymustu. Böylece, yasanmis tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu, onu, plan ve sistem fikrinin lüzumuna esasli bir sekilde inandirmisti.Devletin, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda kendini geregi gibi hazirlamak için gece uyumamis, gündüz dinlenmemis, hayatinin bir solugunu dahi bos geçirmemis olan genç sehzâde, hesapli ve sistemli gelecegin genç fâtihi, saltanatinin devaminca, daima baslanacak bir isin plani ve bitecek bir isin endisesi ile yorulacakti.Babasi, II. Murad'in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18 Subat 1451) Persembe günü Edirne'de Osmanli tahtina geçen II. Mehmed'in dogum tarihi 27 Receb 835 (30 Mart 1432) olarak kabul edilmekle birlikte, buna yakin farkli tarihler de verilmektedir. Dogum tarihi hakkinda farkli görüslerin bulunduguna temas edilen Fâtih Sultan Mehmed'in annesinin kimligi hakkinda da degisik görüsler bulunmaktadir. Bu farkli görüsler, Batili yazarlarca öne sürülmüslerdir ki, kaynaklarimiz bu görüslerin tamamini reddedecek sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler. Zira kaynaklarimiz, konuyu, II. Murad'in evliliginden itibaren takib ederler. Nitekim kaynaklarimiz, Fâtih Sultan Mehmed'in annesinin Müslüman Türk oldugu ve Isfendiyar Beyi'nin kizi veya torunu oldugu, isminin de Hüma Hatun oldugunu belirtirler. Ayni sekilde Ismail Hami Danismend de Bursa mahkeme (ser'iyye) sicillerine dayanarak konuyu tafsilatli bir sekilde ele alarak söyle der:"Fâtih'in annesi olarak gösterilen Türk prensesi, Kastamonu ve Sinop'ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan Isfendiyar Bey'in kizi veya torunu Halime, veyahut Hatice Hatun'dur. Ikinci Murad'in bu kizla izdivaci hicretin 827 (m. 1424) yilindadir." Müellif, arastirmasinda bu ihtilaflarin sebeplerini de açiklar. Ama konuyu fazla dagitmamak için biz bunun üzerinde fazla durmayacagiz. Bununla beraber yeni arastirmalarin ortaya çikardigi gerçek isim ve hüviyeti ile ilgili bilgiyi aynen nakletmeden geçemiyecegiz. "Daha sonralari Bursa mahkeme sicillerinde yapilan tedkiklere göre Fâtih'in muhterem annesi, Hüma Hatun'dur. Bu bahtiyar kadinin türbesi Bursa'da Muradiye Câmii'nin sark tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir bahçe içindedir. Câmiden çarsiya dogru gidilirken bu zarif âbide, câmiden yüz metre kadar ilerdedir. Memduh Turgud Koyunluoglu'nun Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan "Iznik ve Bursa Tarihi"nin 152-153. sayfalarinda "Hâtuniye Künbedi" ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih, babasi Sultan Ikinci Murad daha hayatta iken ölen annesi için hicrî (m. 1449) tarihinde, yani Istanbul'un fethinden dört sene evvel yaptirmistir. Kitabesi Arapça'dir. Bu kitâbenin en büyük kiymeti, Fâtih'in annesinin yabanci rivayetlerde iddia edildigi gibi Istanbul'da medfun olmayip türbesinin Bursa'da bulundugunu ve yine ayni yabanci masallarinda iddia edildigi gibi Hiristiyan olarak öldügü için türbesi kapali olmayip, Müslüman oldugunun kitâbe ile sabit oldugunu artik hiç bir tereddüde imkân birakmayacak bir kesinlikle ortaya koymasidir. Yalniz kitâbede bu Hatun'un ismi yoktur, ancak bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370 sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda bulunmustur. Fâtih'in annesinin ismi Hümâ Hâtun'dur.FÂTIH'IN CÜLÛSU VE KARAMAN SEFERIFâtih diye tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en büyük sahsiyetlerin basinda gelen Sultan II. Mehmed, Manisa'da sancak beyi bulundugu sirada, babasi, Edirne'de vefat etmisti. Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa, bu ölümü gizli tutarak durumu Manisa'da bulunan genç sehzâdeye bir ulakla bildirir. Edirne'den yola çikan ulak, üç gün sonra ölüm haberini Manisa'ya getirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu haberlesmeyi su ifadelerle dile getirerek o dönemde bile Osmanli Devleti'nde posta vazifesi gören ulak (tatar)larin nasil sür'atli yol aldiklarini ve gizlilige nasil riayet ettiklerini anlatir:"Subatin besinci günü bir ulak, kuvvetli kanatli kartal kusu gibi Manisa'ya geldi ve Mehmed'e iyice mühürlenmis bir mektup verdi. Mehmed, mektubu açip okuyunca, babasinin vefat ettigini gördü. Mektup, Halil ve diger vezirler tarafindan imza olunmus bulunuyordu. Mektupta babasinin vefatini yazdiklari gibi, vakit kaybetmeksizin ve mümkün ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen bir isim) cinsinden uçar bir ata binip, pâdisahin vefati, civar milletlerce duyulmadan evvel, Trakya'ya gelmesini yaziyorlardi. Mehmed, mektupta yazilanlara uygun olarak hemen çok (sür'atli) kosan Arap atlarindan birine atladi ve sarayi erkânina: "Beni seven armamdan gelsin" dedi. Önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler yaya olarak ve kiliç takinanlar ile mizrakli süvariler arkadan geliyorlardi. Bu suretle tertip olunan alay, iki günde Manisa'dan Bogaz'a vararak, Gelibolu Bogazi'ni geçtiler. Mehmed, maiyetinden geride kalanlarin gelebilmeleri için Gelibolu'da iki gün daha bekledi. Bu arada Edirne'ye bir ulak göndererek, Gelibolu Bogazini geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip karisikliklarda bulunmamasi için, yeni pâdisahin Gelibolu'da bulundugu her tarafa yayildi." Gelibolu'dan hareket eden genç pâdisah, Edirne'ye ulasmakta pek acele etmedi. Sehrin disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri, ulema ve ordu tarafindan karsilandi. Lehinde büyük tezahüratlar yapildi.Fâtih Sultan Mehmed'in, babasinin ölüm haberini almasi ve Manisa'dan hareket etmesi yeni arastirmalarda su sekilde verilmektedir:"Vezir-i a'zâm, kimseye duyurmadan acele Manisa'ya ölüm haberini eristirdi. Yedi gün sonra haberi alan Sultan Mehmed, yaninda atabegi Sehabeddin Pasa oldugu halde, sür'atli bir sekilde hareket ederek iki günde Çanakkale Bogazi'na geldi. Bizans'in bogazlari kesmeleri ve Orhan'i 1444 yilinda oldugu gibi Rumeli'de serbest birakmalari uzak bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu'ya geçmeye muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o derecede telas ve endise etmedigini görüyoruz. Gelibolu'da babasinin ölümü ve yeni pâdisahin geldigi haberi yayildi. Chalkondyles'in sözünü ettigi Edirne'deki yeniçeri ayaklanmasi, yeni Sultan'in, Gelibolu'ya varmasindan sonra olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde toplanip sehri yagmaya hazirlanmislardi. Ancak Çandarli Halil'in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde büyük bir kargasanin önü alindi. Halil, kalan kapikulu askerleri ile alelacele topladigi kuvvetleri, bunlarin üzerine sevk ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve o geldikten sonra kendilerine ihsanda bulunacagini söyledi. Asker "Çandarli'ya olan hürmetleri dolayisiyla" isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Sultan Mehmed, pâyitahta girerek tahta oturdu ve yeniçerilerden sadakat yemini aldi.Bu rivayetteki unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir uygunluk halindedir. Halil Pasa'nin, yençeriler üzerindeki nüfuzu, Sultan Mehmed'in ancak onun müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi, bilhassa kayda deger. Yeni Sultan adina vaad edilen bahsis ise, yeniçeriler tarafindan, Karaman seferinde adeta tehdidle alinacaktir.Babasinin ölümünden onbes gün sonra Sultan II. Mehmed, Osmanli ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne'de ikinci defa tahta çikti (16 Muharrem 855/18 Subat 1451). Sultan Murad'in zamansiz ölümü ve oglu Mehmed'in tahta geçmesi sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir degisikligin olmasi bekleniyordu. Sultan Ikinci Murad'in ölümünden sonra hükümdar olarak Edirne'de gördügümüz müstakbel Istanbul Fâtihi, inzibatli ve sistemli bir hazirlik ile manevî bir olus devresinin suurunu tasiyarak artik is basinda bulunuyordu. Osmanli devlet teskilâtinda da, büyük ve köklü degisiklikleri yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi, devlet otoritesinin politika ahlâkini kuran ve kontrolü altinda tutan âlimlerden mürekkep müsavir kuvvetlerle kendi kendini çevrelemis olmasi idi. Zira bu zümre, bagli bulunduklari prensiplerin müdafaasini, imanlarinin geregi bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi serdengeçti bir pervasizlikla daima medenî cesaret gösterirlerdi. Iste hükümdarin karar ve hareketlerinin tosladigi duvar, bu salâbet ve müeyyideler sistemi idi.Dünyanin hiç bir devrinde, hiç bir idarenin bas çeviremeyecegi bu mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz ölçüleriyle, hükümdarlik makamina karsi bir tasfiye cihazi vazifesini görmüslerdir. Devrandan nimet beklemedikleri ve dünyanin varligindan sâd, yoklugundan ise nâsâd olmadiklari için, kimseden çekinmemis, kendilerini kimseye borçlu ve zebûn hissetmemekle de hürriyetlerini kimseye bagislamamislardir.Iste genç hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir muhit ve bu anlayista bir hoca ve müsahib kadrosu tarafindan çevrelenmistir. Bunlardan Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazâde, Hizir Bey Çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan Pasa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin gibi ilim, irfan ve san'at erbabi, feyzine feyz katarak fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis, bir yandan da baraj vazifesiyle coskun ve taskin kararlarinin demlenip durulmasina hizmet etmislerdir.Su kadar var ki, bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha vardi ki, tek basina gözünü hükümdara dikmis olan bu meydan erinin adi Ak Semseddin idi.Sultan Mehmed, tahta oturur oturmaz durumun nezaketini kavramis ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde birakmisti. Inalcik, Mehmed'in cülûsu ile Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin rakiplerinin, iktidara geldiklerini söylemektedir. Bu konuda Bizans tarihçisi Dukas asagidaki ifadeleri kullanarak mevzuya bir açiklik getirir: "Mehmed, tahtina oturdugu sirada bütün valiler ve babasinin vezirleri, Halil Pasa ile Ishak Pasa, karsi tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi vezirleri ise Hadim Sahin (Sehabeddin) ve Ibrahim, âdet vechiyle pâdisahin yaninda yer almislardi. O zaman Sultan Mehmed, kendi veziri Sahin'e sordu: "Babamin vezirleri neden uzakta duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil'e eski yerini almasini söyle. Ishak da Anadolu ordulari komutanlari ve esrafi ile beraber, babamin cesedini Bursa'ya gömsünler. Sark vilayetlerinin (Anadolu Beylerbeyi) de idaresine nezâret etsin" dedi. Vezirler, pâdisahin bu sözünü duyunca hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. Ishak da Murad'in cenazesini alarak birçok esraf ve âyâniyle beraber ve büyük bir intizam içinde Bursa'ya gitti. Cenazeyi orada kendisinin hazirlatmis oldugu türbeye defnetti. Bu cenaze alayinda fukaraya pek çok paralar verildi."Genç pâdisah, tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda tehlikeler bas göstermeye basladi. Ilk defa, henüz bir çocuk olarak tahta çiktigi zamanki buhranli durumlar tekrarlanmak üzereydi. Enverî (Düstûrnâme, s. 94) bu durum için "Fitne ve âsûb doldu her diyar" diyerek durumun vehametini ortaya koyar. Gerçekten de Anadolu ayaklanmisti. Karamanoglu Ibrahim Bey harekete geçerek, Fâtih'in babasi Murad tarafindan ele geçirilmis bulunan yerleri zaptetmis ve Alaiye üzerine yürümüstü. Ibrahim Bey, Bati Anadolu'da, Sultan Ikinci Murad'in son defa ortadan kaldirdigi beylikler için, Karaman'dan gönderdigi saltanat davasi güden iddiacilar, Aydin, Mentese ve Germiyan'da faaliyete geçmislerdi. Bu konularda fazla tafsilata sahip olmamakla beraber, Anadolu Beylerbeyi'nin bunlarla ugrasmak zorunda kaldigina bakilirsa bu hareketler ilk etapta basarili olmuslardi denebilir. Öyle anlasiliyor ki, Anadolu'da durum endise verecek bir boyuta ulasmisti.Genç hükümdar, bu müskül ve sikintili durumda, ister istemez babasinin baris politikasini sürdürmek zorunda kalacagini anlamisti. Bu bakimdan. Anadolu'yu kurtarmak için, batida birçok fedakârliklarda bulunmak zorunda kaldi. Böylece, o tarafi (bati sinirlarini) emniyete alarak barisi saglamaya çalisti. Gelen Sirp elçisinin istekleri kabul edildi. Despot'un, Sultan Murad'la yaptigi "Yeminle musaddak" muahede ve ittifaklari yenilemeye razi oldu. II. Murad'in resmî müsaadesiyle 1449 yilinda Bizans tahtina geçmis olan eski Mora Despotu Konstantin de, yeni pâdisahin durumundan azamî sekilde istifadeye çalisti. Fâtih, tahta geçince, Konstantin hem tebrikte bulunmak, hem de eski andlasmalari tastik ettirmek için bir Bizans elçisi gönderdi. Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri tastik ettigi gibi, ayrica, yaninda bulunan Osmanli saltanatinin müddeisi, Orhan'in masraflarina karsilik, Bati Trakya'da Karasu irmagi üzerindeki yerlerin hasilatindan yilda, 300 bin akça isteyen imparatorun bu dilegini de kabul etti.Gelecegin Istanbul Fâtihi'nin bu sekildeki hareket ve davranislari, onun iyi bir diplomat oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan, Edirne'deki cülûsu esnasinda, Bizanslilara karsi mültefit davranmasinin elbette bir sebebi ve mânâsi vardi. Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak ve onlari kesfetmek pek güç bir is olmakla beraber, muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi su siralarda, Bizans'in tesviki ile Hiristiyan milletlerin kendisine bazi engelleri çikarabileceklerini hesaba katarak Bizans'la dost kalmayi uygun görmüstür. Ilk defa hükümdar oldugu zaman, çocuklugundan faydalanmak üzere Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis olduklarini hiç süphesiz unutmamis olan genç pâdisah, herhalde yine böyle bir durumla karsilasabilir endisesiyle olacak ki, simdilik bu sekilde davranmayi uygun görmüstü. Öyle anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska türlü düsünüyordu. Ancak henüz tahta çikmis olan bu gencin, etrafini ürkütmemesi gerekiyordu. Böyle bir davranis tabii bir hareketti. O da öyle yapti. Onun için Karaman seferi esnasinda kendisine yapilmis bulunan teklifleri sukûnetle dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir takinmisti. Fakat Karamanoglu Ibrahim Bey itaat altina alinir alinmaz is degismis ve bu seferin dönüsünde pâdisah, Rumeli Hisari'nin yapilmasini emredecektir. Bu hisarin yapilisi, Bizans'a yersiz isteklerinin güzel bir cevabi idi. Böylece Bizans, yakin gelecekte ne gibi bir tehlike ile karsilastigini ancak o zaman idrak etmis ve hemen agiz degistirerek kuvvetli hasimlari karsisinda her zaman yaptigi gibi, bu sefer de yalvarmak, bunu yapamayinca da igfal etmekle durumunu kurtarmaya çalismistir. Bu bakimdan, hisarin yapilmak istendigi yerin, Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi diplomatça halletmeye çalismis ise de, Fâtih'in verdigi cevap, hem susturucu hem de oksayici olmustur. Anlasma geregince genç pâdisah, Istanbul kusatmasi müddetince Galata Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta Galatalilarin, gizliden gizliye Bizanslilara yardim ettiklerini bildigi halde bunu, açiga vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi. Istanbul alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca hareketlerine göz yumarak onlari görmezlikten geldi. Halbuki Istanbul'un fethini müteakip günlerde, Galatalilar için, kendi bahs ettiklerinden baska hiç bir hukuk tanimayarak, orayi da dogrudan dogruya Türk topraklarina bagladi.Ülkesinin, içinde bulundugu nazik durum sebebiyle, düsmanlari ile olan eski antlasmalari yenilemeyi uygun gören genç hükümdarin bu davranisi, Avrupa tarafindan yanlis bir sekilde degerlendirilmisti. Bunun için de Avrupa, onun hakkinda yanlis fikirler beslemekteydi. Onun, devletlerle olan muahedeleri yenilemesi ve onlara karsi yumusak davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina sebep olmustu. Zira onlara göre, birkaç defa tahtindan mahrum edilerek Manisa'ya gönderilen Sultan Murad'in bu genç sehzâdesi hakkinda Bizans'ta ve bütün Avrupa'da acele hükümler verilmis ve o, kabiliyetsiz bir delikanli olarak taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad'in ölümü ve Fâtih'in tahta çikisi her tarafta büyük bir memnuniyet uyandirmisti. Çünkü bu delikanlinin beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti'nin kendiliginden sona erecegi hülyasi, Avrupa'da tekrar kök salmaya baslamis ve Hiristiyanlik âleminin kuvvetlerini, birlikte ve sür'atle hareket etmeleri lazimgelen bu devrede, tamamiyle felce ugratmisti. Aslinda yeni ve genç hükümdar da Avrupa'da böyle bir fikrin yayilmasini istiyordu. Onun yumusak tavri, onlarda böyle bir düsüncenin meydana gelmesini saglamisti. Bu yüzden hiç kimse, Osmanlilara karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu. Yalniz Franciccus Phlelphus bu düsünce ve fikirde degildi. O, Sultan Murad'in ölümünü takib eden günlerde, Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda fikirlerini kaleme aldigi bir mektupla Fransa krali VII. Charles'a bildirmisti. Avrupadaki mevcud fikirleri, pesin hükümleri ve yanlis düsünceleri aksettiren bu mektubunda Phlelphus, Fransa kralina öbür Hiristiyan devletlerin basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini istiyordu. Çünkü ona göre Osmanlilarin kudreti çoktan kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet olsa olsa 60 bin kisi olabilirdi. Baslarinda da harp görmemis, tecrübesiz, sefih, kadinlara düskün ve budala bir delikanli vardi. Phlelphus, bu kadarla da yetinmiyor, Fransa kralinin takib edecegi yolu bile gösteriyordu. Ona göre uygun bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir günde Tarent'den Peleponez'e geçecegini, Mora despotlarinin, bütün kuvvetleriyle bu orduya katilacagini, Arnavutlarla Italyanlarin bu orduyu destekleyecegini ileri sürüyordu. Böylece, çok kisa bir zamanda Türklerin Avrupa'dan kovulacagini, hatta Asya'da Müslüman hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.KARAMAN SEFERIHer firsatta, Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti'ne karsi mümkün olabilen bütün fenaliklari yapmis, "Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi zaafa götürmeye" çalismisti. Yildirim Bâyezid'in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu beylik, Yildirim ile Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele ve Yildirim'in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara Savasi'ndan sonra tekrar meydana çikarak, gerek Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, gerekse Ikinci Murad dönemlerinde durmadan Osmanlilar aleyhinde faaliyette bulunmustu. Fâtih'in, küçük yasta tahta çikmasini firsat bilen bu beylik, Orta Anadolu'da yine bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür'atli hareket edisi, buna imkân birakmamisti. Ancak, Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi.Gerçekten, genç hükümdarin ilk gailesi, yine Karamanoglu'nun, Anadolu'daki diger beyliklerle elele vererek bir talih denemesine daha kalkismasi olmustu. karamanoglu Ibrahim Bey, bu defa da saltanat degisikliginden istifade etmek istedi. Bu yoldaki gâye ve düsüncesini gerçeklestirebilmek için de Venedik Cumhuriyeti ile bir anlasma yapti. Alaiye'ye giderek Venediklilerle irtibat kurmak istedigi gibi, Anadolu beylerinin ogullarindan bazilarina da kuvvet vererek onlari, Osmanli hududlari içine gönderdi. Bunlar, Germiyan, Aydin ve Mentese beylikleri idi.Kaynaklarimiz bu konuda su bilgiyi verirler: Karamanoglu, birkaç haramzâde tutup, her birini bir taifeye serdar edüp, biri Germiyanogludur diye Kütahya üzerine, biri Menteseogludur diye Mentese yöresine, biri de Aydinogludur diye Aydin vilayetine göndermisti. Bunlar, o vilayetleri talan edüp halka karsi olmadik iskenceler yapip, salginlar saldilar. Kendisi de edepsizlik ve sirrette yardimcilari olan adamlari ile Alaiye üzerine yürümüstü. O günlerde Özgüroglu Isa Bey, Anadolu Beylerbeyi idi. Karamanoglu'nun uygunsuz davranislarini ve cezalandirilmasi gereken islerini tahta (Pâdisah) arzetmis, Karaman'la savasmak için izin istemisti. Genç hükümdar, Isa Bey'in böyle zor bir hizmeti basaramayacagini düsünerek onu görevinden alir. Bosalan bu göreve Vezir Ishak Pasa'yi tayin eder. Anadolu Beylerbeyi olan Ishak Pasa, bas kaldiran bu kalabaligi dagitmak üzere öncü olarak gönderilir. Pâdisahin kendisi de devlet ve ikballe Gelibolu Bogazi'ndan geçip Bursa'ya gelir.Genç hükümdar, Karamanoglu Ibrahim Bey'in, bu faaliyetleri ile kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve Seydisehir gibi yerleri isgal etmesi üzerine, ilk seferini Karamanoglu üzerine yapmak zorunda kaldi. Bu arada bir taarruza maruz kalmamak için Rumeli Beylerbeyi olan Dayi Karaca Pasa'yi, Rumeli askeri ile Sofya'da birakti. Sultan Mehmed, Ishak Pasa'yi Karaman'a dogru gönderirken, kendisi de onu takip etmeye basladi. Bursa yolu ile Karaman topraklari üzerine hareket ettigi zaman, veraset iddia ederek ayaklanmis olanlarin tamaminin Karaman'a iltica ettiklerini isitmisti. Yasli Ibrahim Bey ise artik her seyden ümidini kesmisti. Isyan için kiskirttigi bütün elemanlar, hareketten kalmis, Fâtih'in geldigi yerlerde de halkin ona tabi oldugunu görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli daglarina çekilmek zorunda kalan Ibrahim Bey, oradan, suçunun bagislanmasini istemek ve barisi saglamak üzere bir mektupla Molla Veli'yi pâdisaha gönderir. Ayrica, sulhun yapilabilmesine tavassutta bulunmalari için pâdisahin vezirlerine çok miktarda hediyeler yollamisti. Filhakika vezirlerin "ve ulema ve eimme ve mesayih"in sefaatiyle pâdisah sulha razi oldu. Yapilan anlasmaya göre Aksehir, Beysehir ve Seydisehir tekrar Osmanlilara birakiliyor, seferlerde de bir miktar Karaman askeri bulundurulacagi taahhüd ediliyordu. Yine bu anlasmaya göre Ibrahim Bey, kizini da pâdisaha verecekti. Fakat Fâtih'in böyle bir evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir bilgiye tesadüf edilememektedir.Öyle anlasiliyor ki, ta Edirne'den kalkarak Anadolu ortalarina kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir son vermeden barisa riza göstermesi, vezirlerin sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. Ç ünkü her firsatta, Osmanliya karsi olan düsmanligini açiga çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan Karamanoglu için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu. Onun, Karamanoglu hakkinda:"Bizümle saltanat lafin idermis ol KaramanîHuda fursat verirse ger kara yire karam âni"demesi, onun Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi'ni ortadan kaldirmak emeli ile sefere çikmisti. Bu durumda, ele geçen bu firsat aninda onu ortadan kaldirmasi gerekirken, birdenbire barisçi bir sekilde hareket etmesinin elbette bir sebebi olmalidir. Gerçekten de hadiseler, Karaman seferinde zaman kayb etmesine müsait görünmüyordu. Çünkü en küçük firsatlardan bile faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, yine kipirdanmaya baslamisti. Zira, daha önceki anlasmaya göre, kendilerine Çorlu'dan berisi birakilmis ise de Bizanslilar, bu sefer esnasinda Fâtih'i rahat birakmamislar ve ortada bir sebep yokken onu tehdid etmek istemislerdi. Bunu da Osmanli ordusunun Frikya'da bulundugu bir sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda genç hükümdar, Karamanoglu'nun tekliflerini yeterli bulmak zorunda kaldigi için barisa riza göstermisti. Çünkü o, hem Bizans'in uygunsuz bir zamanda harekete geçip taht ve saltanat müddeisi olan Orhan'i serbest birakmasindan, hem de Hiristiyan dünyayi onun aleyhind

ÇEÇENİSTAN DİRENİŞİNİN TARİHİ

ÇEÇENISTAN DIRENISIN TARIHÇESI

(1996'ya kadar)

Müslüman çeçenlerin Ruslara kök söktüren tarihsel mücadelesi
dfgy çeçen ser osmanl305al3



1783
Çeçenlerin Çarlik Rusyasi isgaline karsi baslattigi savas Kuzey Kafkasya'ya yayildi. 1780'lerin basinda baslayan savasta cihadin liderligini Seyh Mansur yürütüyordu. Rus istilâcilar katliam yaptilar. 1791'de tutukladiklari Seyh Mansur'u, 1794 yilindâ Slisselarg hapishanesinde sehit ettiler, ama savas devam etti.

1816
Çar, General Yermalov'u Kafkasya'ya komutan toyin etti. Yermalov büyük bir ordu ile Çeçenleri ve diger Kafkas halklarini katliama tabi tuttu.

1828
Rus baskisina dayanamayan Dagistan'da Müslümanlar önce Imam Gazi Muhammed, daha sonra Imam Hamzat önderliginde ayaga kalktilar. Büyük savas bir anda bütün Kafkasya'ya yayildi.

1834
Imam Hamzat'in sehit edilmesinden sonra cihadin önderligini Imam Samil yapmaya basladi. Taso Haci liderligindeki mücahid kuvvetleri de Imam Samil saflarina katildi.

1839
Çarlik, Çeçenlere karsi baskin düzenlemeye basladi. Imam Samil liderligindeki büyüklü küçüklü bütün Çeçenler ve Kuzey Kafkasya halklari gazavat savasina, cihada basladilar. Milli Azadlik cihadi olarak bilinen bu savas tam 25 yil devam etti. Bu savas Rus tarihine Kafkas Harbi olarak girdi. Rus demokrat yazari N.Çerniserskiy, bu savastan bahsederken, "Rusya bu savasa yilda 25 bin asker gönderdi" diye yazmaktadir. General N.N. Rayevsk ise "Bizim Kafkasya'daki hareketlerimiz Amerika'nin istilâsindaki facialar gibi
idi" diye yazmaktan kendini alamamistir.

1859
Ruslar, Çeçenlerin son duragi Vedeno köyünü de isgal etti. Samil esir düstü. 25 yil devam etmis olan savasta milletin yarisindan çogu vuruldu ya sahit oldu veya gazi. Fakat Çeçenler yilmadi. Savas 1864 yilina kadar devam etti.

1865
Ruslar, sömürge rejimi uygulamaya basladilar. Çeçen gençleri Rus ordusu arasina dagitildi. Birçoklari da ülkenin disina çikmak zorunda kaldi. Anadolu'ya göçler bu tarihte basladi.

1877
Çeçen ve Inguslar yeniden ayaga kalkti. Iki yillik çetin savastan sonra Ruslar, Çeçen ve Inguslari vatan topraklarindan sürgün ettiler ve bölgeye Rus Kazak (koçak/larini yerlestirmeye basladilar. Bunun üzerine Çeçen ve Inguslar gerilla savasi ,baslatti. Zalimhan, liderligindeki mücahidler;
1917 yilina kadar Rus Koçaklorina karsi savastilar.

1917
Çeçen Inguslarla Rus Kazaklari arasindaki ölüm kalim savasi basladi. Bu savas bir yil sürdü. Çeçenler, 1918 yilinda kendi topraklarini geri aldilar. Çeçenler, Seyh Uzun Haci önderliginde Kuzey Kafkasya Emirligi altindaki Islâm devletinin kuruldugunu ilan ettiler.

1920
Komünistler, Kuzey Kafkasya'yi isgal ettiler. Sovyetler sikiyönetim ilan etti. Olaganüstü idarenin basini ÇK (daha sonra KGB) yürütüyordu. Aydinlar, bilhassa din adamlari kursunlandi.

1922
Komünistler, bölgeyi "Çeçen vilayeti" ilan etti.

1924-25
Kafkasya Sikiyönetim Komutanligi, 10 bin Çeçen Ingus aydinini hapsetti. Komünist olmayanlar idam edildi, kursuna dizildi.

1929
Kafkasya Harbi Komutanligi, Çeçenistan'da kolhozlastirma (halkin topraklarina el koyma) hareketi baslatti. Bu uygulamaya karsi çikan Çeçenler, Sit Islambulov liderliginde baskaldirdilar.

1930
Kizilordu, Sit Islambulov liderligindeki mücahidlerle anlasma yoluna gitmek zorunda kaldi. Bu anlasmaya göre Sovyetler, Çeçen Inguslarin
haklarina saygi duyacaklari garantisini verdi.

1931
KGB, anlasmayi bozdu ve Sit Islambulov ve  arkadaslarini kursuna dizerek sehit etti. Sit Islambulov'un yerine kardesi Hasan Islambulov  geçti ve 1935 yilina kadar Kizilordu ile savas  devam etti.

1932
Çeçenistan Nogayyurt bölgesindeki halk ayaklandi. Buna karsi NKVD (daha sonra KGB) buradaki herkesi hapse atarak iskenceler uyguladi.
Sonra diger yerlerdeki milleti kötülemek için kizil partizan Ibrahim Gelderan liderliginde sahte bir  ayaklanma gerçeklestiren KGB, halki Kizilordu kursunlarina hedef ettiren Gelderan'a öldürttü.

1936
Yillardir devam eden savasi durdurmak isteyen Moskova, Çeçen-Ingus vilayetine, Çeçen Ingus Sovyet Sosyalist Özerk Cumhuriyeti adini
verdi. "Sovyet Sosyalist" kelimelerini istemeyen millet aydinlarini 1937 yilinda hapse attilar. Bir yil içinde 10 bin kisi tutuklandi ve hiçbirisi evine
dönemedi.

1940
Milleti tehcir eden Ruslara karsi Hasan Islambulov liderliginde baslayan
ayaklanma herkesi birlestirdi. Satoy sehrini ele geçiren Hasan Islambulov askerlerinin hareketi millete güç verdi ve Galanoj Ingus halkinin geçici
inkilap hükümetini kurdular. Ruslar ne kadar saldirdilarsa da Islambulov taraftarlarini yok edemediler.

1944
Çeçenler, Kirim; Karaçay, Balkar ve Ahiska Türkleriyle birlikte, Stalin tarafindan Sibirya ve Türkistan steplerine sürgün edildiler. Bu topyekün
sürgün sirasinda binlerce Çeçen açlik, salgin hastalik ve Rus kursunlariyla öldü.

1957
Sovyet lideri Nikita Kurusçev, sürgündeki Çeçen ve Inguslara, eski durumlarina kavusmalari için bazi haklar tanidi. Sürgündekiler, Çeçen
Ingus Cumhuriyeti'ndeki yurtlarina dönmeye basladilar.

1960-1970
Bu yillar içerisinde Moskova, Çeçen Inguslarin daglik yerlere, sehirlere, Rus Kazaklarinin yerlestirilmesi, nüfus yapisinin degistirilmesi çalismalarina devam etti. Çogu yerlerde sahte törenler yapti. Çeçen Inguslar bu sahte törenlere çok sert tavir aldilar. Rus-Çeçen mücadelesi ideolojik savas seklinde devam etti.

1982
Sovyetler Birligi Komünist Partisi'nin birinci adami Brejnev'in yardimcisi Süslov, "Baska milletler, Sovyetler Birligi'ne kendi arzulari ile katilmislardir" diyerek asimilasyon politikasini sürdürdü.

1988
Çeçen Ingus Halk Cephesi kuruldu. Hoca Ahmet Bisultanov lider seçildi. Cephe, ilk eylem olarak Gudermes'te yapilmakta olan kimya fabrikasina karsi protesto gösterileri düzenlemeye basladilar. Bu arada siyasi teskilâtlar da kuruldu.  Bu teskilâtlar, 1990 yilinda siyasi parti hüviyetine
büründü.

Kasim 1990
Çeçen Halk Kurultayi toplandi. Kurultayda Çeçen Milli Komitesi kurulmasi karari alindi. Komitenin adi daha sonra Milli Kongre olarak
degistirildi ve basina Cevher Dudayev getirildi.

5 Eylül 1991
Agustos ayinda Sovyetler Birligi Komünist Parti Genel Sekreteri ve Devlet Baskani Mihail Gorbaçov'u devirmek için yapilan darbeyi destekleyen Çeçen Ingus hükümeti, baskilar sonucu; bagimsizlik yanlisi Çeçen Milli Konseyi'nden istifa etmek zorunda kaldi. Rus Hava Kuvvetleri'nden kendi istegiyle emekli olan General Cevher Dudayev, ülkesine döndü ve milli lider ilan edildi.

Ekim 1991
Cevher Dudayev, Moskova yanlisi geçici hükümeti devirmek için kampanya baslatti. Resmi daireleri ele geçirmeye baslayan Cevher
Dudayev halkin yüzde 80'den fazlasinin oyunu alarak Devlet Baskanligi'na seçildi ve tek tarafli olarak bagimsizlik ilan etti.

Kasim 1991
Rusya Federasyonu Devlet Baskani Boris Yeltsin, olaganüstü hal ilan ederek Çeçenistan'in bassehri Grozni'ye asker gönderdi. Bu askerlerin Grozni havaalaninda Devlet Baskani Dudayev'e bagli askerler tarafindan engellenmesi üzerine, Rusya Parlamentosu olaganüstü hali kaldirdi
ve Rus askerleri 3 gün sonra geri döndü.

Haziran 1992
Çeçen-Ingus Cumhuriyeti, "Çeçenistan" ve 'Ingusistan" olarak birbirinden ayrildilar. Ingusistan, Rusya Federasyonu içerisinde kalmaya karar verirken Çeçenistan'in bagimsizlik karari Rusya tarafindan reddedildi.

1994
Moskova; Çeçenistan'in suçlular için karargâh olmaya basladigi seklinde propaganda yapmaya basladi ve halkin Cevher Dudayev'i devirmesi için çagri yapmaya basladi.

2 Agustos 1994
Rusya'nin destekledigi bilinen muhalefet tarafindan organize edilen Geçici Konsey, Cevher Dudayev'i devirme çalismalarina basladi.

25 Kasim 1994
Moskova destekli isyancilar, tank ve agir silahlarla Grozni'ye saldirdilar, fakat bir gün sonra geri çekilmek zorunda kaldilar.


29 Kasim 1994
Boris Yeltsin, Dudayev ve muhalefete 48 saat içinde silahlarini birakmalari çagrisinda bulunarak, aksi halde olaganüstü hal ilan edecegini açikladi. Rus uçaklari Grozni'yi bombaladi.

30 Kasim 1994
Rus uçaklari tarafindan yeni bir hava
saldirisi daha yapildi. En az 10 uçagin katildigi saldiridan
sonra Cevher Dudayev, kadin ve çocuklara Grozni'yi terket-
meleri çagrisinda bulundu. Rusya, Çeçen sinirina asker yig-
maya basladi.

1 Aralik 1994
Rusya'nin, verdigi sürenin bitmesine ragmen, hiçbir harekette bulunmayan Yeltsin, Çeçenlerin elindeki Rus esirleri geri alabilmek için her yolu deneyecegini açikladi.

5 Aralik 1994
Rusya, Çeçenistan'in terörist yatagi oldugunu ileri sürerek, Bati'yi yanina almak tesebbüslerine basladi.

6 Aralik 1994
Çeçenistan bagimsizligini elde etmesinden sonra ilk dafa en üst seviyede bir toplanti yapti. Rusya Savunma Bakani Pavel Graçev ve Cevher Dudayev, yaptiklari görüsmede, krizin sona ermesi için güç kullanilmamasi konusunda görüs birligine vardilar.

7 Aralik 1994
Rus Güvenlik Konseyi, taraflarin silahsizlandirilmasi için bütün anayasal tedbirlerin uygulanmaya konulmasini istedi.

8 Aralik 1994
Boris Yeltsin, anayasal tedbirlerin uygulanmasini istedi.

10 Aralik 1994
Rusya, Çeçen hava sahasi ve sinirini kapattigini açikladi. Grozni yine bombalandi. Dudayev'in yardimcilarindan biri, Rusya'nin Çeçenistan'i isgal etmeleri halinde, Rus askerlerinin tabut içinde terk edeceklerini söyledi.

11 Aralik 1994
Rus askerleri, 3 koldan Çeçenistan'a girdiler. Yeltsin, 15 Aralik tarihine kadar süre taniyarak, Çeçenlerin silahlarini birakmalarini istedi.

12 aralik 1994
Rus uçaklari, Grozni yakinindaki hedefleri bombaladi. Grozni'nin disindaki köylerde agir çarpismalar meydana geldi.

14 Aralik 1994
Cevher Dudayev, Rusya'yi uyararak bir adim daha atmalari halinde, gerilla savasi baslatacaklarini ilan etti. Baris ümidi, Çeçenlerin
Rusya'nin isteklerini reddetmeleri ile son buldu.

15 Aralik 1994
Boris Yeltsin, Cevher Dudayev taraftarlarinin silah birakmasi için verdigi süreyi 48 saat daha uzatti. Dudayev, Rus askerlerinin çekilmesi halinde masaya oturacagini açikladi.

16 Aralik 1994
Çeçenistan'a gönderilen bir Rus general, Yeltsin'in hareketinin anayasaya aykiri oldugunu belirterek, "Bir adim daha ileri gitmeyecegini" ilan etti. Rusya Güvenlik Konseyi yaptigi açiklamada, verilen süreyi cumartesi gece
yarisina kadar erteledi.

17 Aralik 1994
Rusya Disisleri Bakani Andrei Kozirev, yabancilarin ülkeyi terketmesini istedi ve Dudayev'i bir defa daha görüsme masasina davet etti.

18 Aralik 1994
Rus uçaklari gece yarisindan itibaren Grozni'yi bombalamaya basladilar. Fakat kara harekâtina geçilmedi. Grozni'de bulunan Dudayev taraftarlari sessiz kalarak Rusya'nin ikinci bir adim atmasini beklediler.

19 Aralik 1994
Rus kuwetleri özellikle sivil yerlesim birimlerini bombalayarak 16 kisinin
ölümüne sebep oldu. Grozni'ye yönelik hava saldirilari yine devam etti. Grozni disinda yogun çarpismalar oldugu bildirildi. Bölgede bulunan
gazeteciler, Petropavlovskaya köyünün Ruslarin eline geçtigini bildirdi. Cumhurbaskanligi Sarayina yönelik saldirilarda, sarayin isabet  almadigi, mermilerin bos araziye düstügü belirtildi.

Ocak 1995
Rus tanklari Grozni'nin merkezine dogru ilerlemeye basladi.

Subat 1995
Mücahidler bassehir Grozni'yi terk etmeye basladi.

Nisan 1995
Avrupa Güvenlik ve Isbirligi Konferansi AGIK, Çeçenistan komisyonu kurmaya karar verdi. Dudayev, Rusya içinde saldirida bulunma
tehdidinde 'bulundu. Argun, Gudermes ve Sali'yi ele  geçirmeye basladi.

Mayis 1995
Rus askerleri Kafkas dagina dogru ilerliyor. AGIK himayesinde yapilan görüsmelerin ilk turunda sonuç alinamadi.

Haziran 1995
Askerlerinin, güneydogudaki mücahidlerin karargâhini ele geçirdiklerini duyuran Rusya, Satoy ve Nazhoyyurt'u da aldilar.

14 Haziran 1995
Çeçenistan'a 70 kilometre mesafedeki Stavropol sehrinin Budonnovski
kasabasina baskin düzenleyen Samil Basayev liderligindeki bir grup mücahid, bir hastanede yüzlerce Rus'u rehin aldi.

15 Haziran 1995
Rusya, Kuzey Kafkasya'daki kuvvetlerini alarma geçirdi. Yeltsin, Rus sivillere sakin olmalari çagrisinda bulundu.

16 Haziran 1995
Rus askerleri, Çeçenlerin saldiri ihtimaline karsi Moskova'daki kilit öneme sahip binalari korumaya aldi. Rus parlamentosundaki gruplar, hükümetin istifasini istedi. Yediler toplantisi için Kanada'ya giden Yeltsin'e geri dön çagrisindabulunuldu.

17 Haziran 1995
Rus askerleri hastaneye baskin düzenledi. Operasyon basarili olamadi. Ancak Basayev, 220 kadin, çocuk ve hastayi serbest birakti. Yeltsin; baskinin kendisinin Moskova'dan ayrilmasindan sonra gerçeklestirildigini açikladi. Basbakan Çernomirdin ise, rehinelerin serbest birakilmasina karsilik Çeçenistan'da ateskes yapilmasini teklif etti.

18 Haziran 1995
Rusya Basbakani Çernomirdin, mücahidlerin komutani Samil Basayev ile telefonda görüstü. Mücahidler, 126 rehineyi daha serbest birakti. Bâsayev,
kendi adamlarini ve rehinelerin bir kismini Çeçenistan'a götürmek için bir otobüs istedi. Çeçenistan'daki Rus komutan, "Bütün askeri operasyonlarin durdurulmasi" talimatini verdi.

19 Haziran 1995
Baris görüsmelerinin yeni turu Grozni'de basladi. Mücahidler 764 rehineyi daha serbest birakti ve bir Rus tuzagina karsi bazi gazeteciler, parlamenterler ve çok sayida Rus'un bulundugu otobüsten olusan konvoyla Budonnovski'den ayrildi.

30 Temmuz 1995
Heyetler arasinda askeri anlasma imzalandi. Anlasmaya göre; Ruslar,
Çeçenistan'daki askerlerini çekecek, Çeçenler de savunma maksatli olmayan silahlarini teslim edecekler. Çeçen heyetine Çeçenistan Bassavcisi.
Osmati Imayev baskanlik etti.

Agustos 1995
Çeçenistan'da kimyasal silah kullanilmis olabilecegine iliskin belirtiler
bulundugu bildirildi.

16 Agustos 1995
Çeçen Cumhuriyeti'nin baskenti Grozni'de süren baris görüsmelerinin
kesilmesi ve taraflar arasinda gerginligin tehlikeli bir sekilde tirmanmasi ardindan bir grup Çeçen direnisçi silahini teslim etti.

25 Agustos 1995
Çeçen lideri Cevher Dudayev'e bagli güçler, cumhuriyetin ikinci büyük kenti Gudermes'te yönetime el koydugunu bildirdi.

28 Agustos 1995
Rusya'nin Budonnovsk kentine baskin düzenleyerek 30 Temmuz da Rus-Çeçen heyetlerinin askeri bir anlasmaya varmalarina
kadar giden görüsme sürecini baslatan Çeçenlerin ünlü savasçisi Samil Basayev, silahlarini teslim etmeyeceklerini söyledi.

5 Eylül 1995
Çeçenistan'da Cevher Dudayev yanlilari 6 Eylül 1991'de ilan edilen, ancak
taninmayan bagimsizlik ilanlarinin yildönümünü cumhuriyetin çesidi yerlesim birimlerinde kutladilar.

16 Eylül 1995
Çeçenistan'in Alkhoi-mohk kasabasinda Rus uçaklarinin bombardimani
sonucu üç kisinin öldügü, alti kisinin Yaralandigi bildirildi.

4 Ekim 1995
Çeçenistan Cumhurbaskani Cevher Dudayev'in danismani Ramazan Kaytemirov, Rusya'nin Çeçenistan'da asil amacinin petrol  yataklarina sahip olmak, boru hattini kullanmak ve askeri üs kurmak oldugunu söyledi.

20 Aralik 1995
Çeçenistan'in Gudermes kentini kusatan Rus askerleri yüzlerce sivil öldürerek kenti ele geçirdi. Ülkenin yüzde 70'ini kontrol altinda tutan
Müslüman direnisçiler, Ruslara agir kayiplar verdirdi.

9 Ocak 1996
"Yalniz Kurt" grubunun lideri Salman Rudayev, Kizilyar'a baskin düzenleyerek yüzlerce kisiyi esir aldi.

17 Ocak 1996
Salman Raduyev ve mücahidler, Kizilya dan kaçarken kistirildiklari Pervomaiskoye köyündeki Rus kusatmasini yarmayi basardilar.

5 Subat 1996
Çeçenistan'in baskenti Grozni'de bagimsizlik yanlisi Çeçenler, Rus güçlerinin ayrilmasi istegiyle gösteriler baslatti.

8 Subat 1996
Grozni'deki gösterilere binlerce kisi katildi. Kent merkezinde gösterilere
katilanlarin sayisi on bine ulasti.

Hazirlayan: Muhammed Faruk kardeşime teşekkürler

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ

BÜYÜK SELÇUKLU DEWLETİ

Büyük Selçuklu Devleti

سلجوقيان / Salcūkiyān
السلاجقة / al-Salācike
Büyük Selçuklu Devleti
Sultanlık

 

1037 – 1157

Flag of

Bayrak

Location of
Büyük Selçuklu Devleti
Başkent Nişabur
Resmi dili Farsça
Dini Sünni İslam
Etnik Gruplar Rumlar, Oğuzlar, Ermeniler, Afganlar ,Araplar ,Farslar
Yönetim Monarşi
Sultan
 - 1000-1038 Selçuk Bey
 - 1131-1157 Ahmed Sencer
Tarih  
 - Kuruluş tarihi 1037
 - Dandanakan Savaşı 1040
 - Malazgirt Savaşı 1071
 - Kara Hıtay tarafından yenilmesi 1141
 - Sencer'in Oğuzlar tarafından esir alınması 1153
 - Yıkılış tarihi 1157

Büyük Selçuklu Devleti (Arapça: السلاجقة al-Salācike, Farsça: سلجوقيان Salcūkiyān), Selçukluların kurduğu ilk devlettir.

Göçebe Türklerde bozkırdaki ırmakları geçiş büyük önem arzediyordu.Oğuznamede salı keşfeden kişi boyun önemli bir atası sayılmaktadır.Hanedanın atası olan Selçuk Bey tarafından temeli atılan bu devlet Bağdat'ı kendine başkent yaparak Abbasi halifesinin koruyucusu konumuna erişti. 1092 yılında Selçuklu hükümdarı Melikşah'ın ölümünden sonra bölünmeye uğradı. Selçuklular tarafından kurulan diğer devletler Kirman Selçuklu Devleti, Irak Selçuklu Devleti, Suriye Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti'dir. 1040-1157 arasında hüküm süren Büyük Selçuklular, en güçlü oldukları dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Doğu Anadolu'ya egemen olmuş bir Türk devletidir. Kapladıkları alan doğuda Balkaş ve Issık Gölleri, Tarım Havzası; batıda Ege ve Akdeniz sahilleri , kuzeyde Aral Gölü, Hazar Denizi , Kafkasya, Karadeniz; güneyde Arabistan dahil Umman Denizi'ne kadar ulaşıyordu (10.000.000 km2).

Kuruluş [

Selçuklu hanedanına adını veren Selçuk Bey'in başkanı olduğu Kınık boyu Orta Asya'daki Oğuz boylarından biriydi. Selçuk Bey Hazar İmparatorluğunda subaşı(Ordu komutanı) görevindeydi. Selçuk Bey giriştiği taht mücadelesini kaybedince 10. yüzyılın ikinci yarısında ailesi ve ordusu ile birlikte İran yönüne göç ettiler. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanilere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti. Burada müslümanlığı benimsedikten sonra Samaniler Devletinin yönetiminde söz sahibi oldu. Samaniler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horosan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.

Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu döneminde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan’da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1038'de Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.

 

Devletin genişlemesi ve yıkılması [

Dandanakan ve Pasinler savaşları ve sonrası [

Ana madde: Dandanakan Savaşı
Ana madde: Pasinler Savaşı

Gazneli I. Mesut, Büyük Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırmak amacıyla güçlü bir orduyla Selçuklu topraklarına girdi. Gazneli ve Büyük Selçuklu orduları, Merv yakınlarında Dandanakan denen yerde karşılaştılar. Mayıs 1040’ta yapılan Dandanakan Savaşı'nda, Büyük Selçuklular Gazneli ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin Harezm ve Horasan'da varlığı kesinlik kazandı. Tuğrul Bey, bu savaşın ardından giriştiği fetihlerle bütün İran'ı denetimi altına aldı. Büyük Selçuklu sınırları, batıda Bizans, güneybatıda Büveyhiler, kuzeybatıda Gürcistan topraklarına dayandı. 18 Eylül 1048'de Erzurum yakınlarındaki Pasinler Ovası'nda birleşik Bizans-Gürcü ordusuyla yaptığı Pasinler Savaşı'nı kazanan Büyük Selçuklular, Doğu Anadolu içlerine akınlar düzenlemeye başladılar. İslam dünyasının dinsel önderi konumundaki Abbasiler, bu dönemde Bağdat'ı elinde tutan Büveyhilerin siyasal baskısı altındaydı. Tuğrul Bey, Halife Kâim'in çağrısı üzerine 1055'te Bağdat'a girdi ve Büveyhileri halifeliğin merkezinden çıkardı. Bu olayın ardından Büyük Selçukluların İslam dünyasındaki itibarı arttı.

Alp Arslan ve Melikşah Dönemleri [

Ana madde: Alp Arslan
Ana madde: Malazgirt Savaşı
İran tarihi


Tuğrul Bey 1063 yılında ölünce kardeşi Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan tahta geçti. Alp Arslan Büyük Selçuklu topraklarını daha da genişletti. 1071'de Malazgirt Savaşı'nda Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i yenerek tutsak aldı. Malazgirt zaferinin asıl önemi, Anadolu'yu Türklere açmış olmasından gelir. Anadolu içlerine akınlarını sürdüren Büyük Selçuklu komutanları yeni topraklar ele geçirdiler ve bağımsız yeni devletler kurdular. Alp Arslan 1072'de ölünce Büyük Selçuklu Devleti’nin başına oğlu Melikşah geçti. 1072-1092 arasında hüküm süren Melikşah dönemi, Büyük Selçuklu Devleti’nin en parlak dönemi oldu. Selçukluların saldırılarına maruz kalan Bizans İmparatorluğu özellikle Komnen Hanedanının hüküm sürdüğü 1081-1185 yılları arasında Malazgirt Savaşının yarattığı bozgun durumunu durdurmuş ve Komnen Restorasyonu diye adlandırılan dönemde Selçuklu yayılması engellenmiş ve geriletilmiştir. Bunda Anadolu'da Haçlı Seferlerinin yarattığı yeni güç dengesi ve özellikle Ioannes Komnen 2'nin başarılı diplomasisinin de büyük payı vardır.

Gerileme ve Dağılma dönemi

Türk tarihi

Melikşah'tan sonra sırasıyla başa geçen I. Mahmud (1092-1094), Berkyaruk (1094-1105), Müizzeddin Melikşah (1105-1105) ve Mehmed Tapar (1105-1118) dönemlerinde Büyük Selçuklu Devleti gücünü ve eyaletlerdeki merkezi denetimini giderek yitirdi. 1118'de tahta çıkan Ahmed Sencer’in ülke topraklarını yeniden birleştirme çabası da başarılı olamadı. Nitekim Sencer, ayaklanan göçebe Oğuzlara 1153'te tutsak düştü. İki yıl sonra kaçarak kurtulduysa da ülkede iktidarını yeniden sağlayamadan 1157’de öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi.

Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davranmaya başladılar. Daha önce bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti, yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi. Ayrıca devletin gerilemesinin sebepleri arasında Haçlı seferleri, Fatimiler ile olan çatışmalar, Hasan Sabbah'ın Batinilik propogandaları ve Oğuz boylarının ayaklanmaları sayılabilir. Bunun sonucunda ise Abbasi padişahları Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için bir takım çalışmalar yürütmüştür. Bunlar Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına neden olan etkenler ve nedenlerdir. Özet olarak Selçuklu Devletinin yıkılma nedenleri olarak aşağıdaki nedenler sayılabilir:

  • Merkezi otoritenin zayıflaması
  • Taht kavgaları
  • Oğuz isyanları
  • Haçlı seferleri
  • Atabeylerin bağımsız hareket etmesi
  • Abbasi halifeliğini korumak için büyük mücadelelere girmeleri
  • Fatimiler ve Şiilerin yıpratmaları
  • Şehzade ayaklanmaları
  • Gazneliler ve Karahanlıların istilası
  • OSMANLI PADİŞAHLARI('2)

    I. Mahmud (1730 - 1754)

    Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan'dır. Büyük annesi Gülnuş Sultan'ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaşadığı halde zekâsı, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaşlardan itibaren çeşitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat ve şiirle meşgul oldu. Özellikle mûsıkî ile uğraştı.

    Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde otuzbeş yaşında iken padişah oldu. Devrindeki en değerli kimseleri seçip iş başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde ellidokuz yaşında iken vefat etti. Sultan İkinci Mustafa'nın Yeni Cami'deki türbesine defnedildi.

    III. Osman (1754 - 1757)

    Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan'dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. Tahta çıktığı ellialtı yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaşadığı için sinirli bir yapıya sahipti. Ancak yine de şefkat ve merhamet sahibi, özellikle yalanı ve rüşveti sevmeyen bir insandı.

    Sultan Üçüncü Osman mûsıkîden nefret ettiği için bütün müzisyenleri saraydan uzaklaştırdı. Sarayda dolaşırken cariyelerle karşılaşmak istemediği için ayakkabılarına demir ökçeler taktırmıştı. Ökçelerden çıkan sesi duyan cariyeler padişahın geldiğini öğrenip yoldan çekiliyorlardı. İki yıl, on ay, onsekiz gün saltanat sürmüş bu süre içinde yedi tane veziriazam değiştirmiş, dönemi boyunca içte ve dışta barış ve huzur yaşanmıştır.

    Sultan Üçüncü Osman'ın zaman zaman kıyafet değiştirerek halkın arasına karıştığı bilinmektedir. 30 Ekim 1757'de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami'de Sultan Birinci Mahmud'un yanına defnedildi

    III. Mustafa (1757 - 1774)

    Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan'dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meşgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi.

    Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul'un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı işleri vaadetmezdi.

    Sultan Üçüncü Mustafa, yenileşmenin gerektiği fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik'in ıslahat hareketlerini duymuş, Ahmed Resmî Efendi'yi ona göndermişti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa'ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile başarısının üç altın anahtarı dediği öğütlerini gönderdi.

    - Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın.

    - Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun.

    - Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin.

    Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da "Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?" diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya'dan geleceğini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. Savaşlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu.

    Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti.

    Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileşme gerektiği fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eğitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. Yaşlı subaylara bile eğitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız'dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eğitim yaptırdı.

    Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere "el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis" şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der:

    Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele
    Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezele
    Şimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezele
    İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel'e.

    Erkek çocukları: Üçüncü Selim, Mehmed

    Kız çocukları: Şah Sultan, Fatma Sultan, Bekhan Sultan, Fatma Sultan, Hibetullah Sultan

    I. Abdülhamid (1774 - 1789)

    Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultandır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meşgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet işleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima şefkatli ve ılımlı davrandı.

    Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülûs bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: "Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlâtlarımıza fermanımız duyurula!". Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar.

    Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara girişti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı'nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid Paşa, menfaatleri bozulanlar tarafından padişaha şikâyet edildi. Halil Hamid Paşa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara rağmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid'in emriyle idam edildi.

    Sultan Birinci Abdülhamid, bütün başarısızlıklara rağmen Osmanlı padişahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul'da çıkan yangında itfaiye işlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı.

    Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın "velî" olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, onbeş yıl iki ay onyedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı'da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

    Erkek Çocukları : Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud, Murad, Nusret, Mehmed, Ahmed, Süleyman.

    Kız Çocukları : Esma, Emine, Rabia, Saliha, Alimşah, Dürrüşehvar, Fatma, Melikşah, Hibetullah Zekiye.

    III. Selim (1789 - 1807)

    Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan'dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doğan oğlu Selim'in eşsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiştir.

    Sultan Üçüncü Selim, doğum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir şekilde yetiştirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oğlu Sultan Üçüncü Selim'in padişah olmasını istemişti. Ancak, babasından sonra padişahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim'i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eğitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid'in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu.

    Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı. Yazmış olduğu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelere asılmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşuyordu. Merhametli bir insan olan Sultan Üçüncü Selim ciddi bir eğitim görerek yetişti. İyi bir şâir, tamburî, neyzen ve hânende idi. Bestekâr da olan Sultan Üçüncü Selim, güzel sanatlara düşkün ve açık fikirliydi, ancak zaafa varacak kadar yumuşak karakterliydi ve Osmanlı Devleti'nde batıcılığın yerleşmesini istiyordu.

    Sultan Üçüncü Selim tahta çıktığı zaman, halk ona büyük ümitler bağladı. Halk genç hükümdarın, Osmanlı Devleti'ni o eski güçlü ve ihtişamlı devirlerine geri döndüreceğini düşünüyordu.

    Sultan Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 tarihinde Osmanlı padişahlığını Şehzade Mustafa'ya terk ettikten sonra bir yıl iki ay daha yaşadı. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa'nın yanına defnedildi.

    IV. Mustafa (1807 - 1808)

    Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan'dır. Annesi Nüketseza Kadın Sultan, Sultan Dördüncü Mustafa'nın iyi bir tahsil yapması için çok çaba harcadı. Ancak hırslı, kurnaz ve asabî bir insan olan Sultan Dördüncü Mustafa, eğitim ve öğrenimden çok zevk ve sefa içinde yaşamaya önem verdi.

    Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda, tahttan indirilen amcazâdesi Sultan Üçüncü Selim'in yerine, 29 Mayıs 1807 günü tahta çıktığında yirmisekiz yaşındaydı. Sultan Dördüncü Mustafa'nın şehzadeliği boyunca, kendisine bir evlât gibi davranan Sultan Üçüncü Selim aleyhinde isyancılarla işbirliğine girmesi ve onun öldürülmesi için emir vermesi, karakteri hakkında fikir vermektedir.

    Tahta çıktığında devletin merkezî otorite ve hakimiyeti gittikçe zayıflıyor, Sultan Üçüncü Selim ve Nizam-ı Cedid yandaşları yakalandıkları yerde öldürülüyordu. Sultan Dördüncü Mustafa'nın tahta çıkmasını sağlayan Kabakçı Mustafa ve yandaşları devlet yönetiminde etkin rol oynuyor, kendi adamlarını önemli mevkilere getiriyorlardı.

    Osmanlı Devleti, bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Ancak yeniçerilerin istekleri hiçbir zaman bitmedi. Hatta Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir antlaşma yapıldı. Kabakçı Mustafa isyanında baş rol oynayan yeniçeri ağalarının, kendilerini sağlama almak için yaptıkları bu antlaşmaya göre, yeniçeriler devlet işlerine karışmayacak ve Osmanlı Devleti bu isyandan dolayı Yeniçeri ocağını sorumlu tutmayacaktı.

    Sultan Üçüncü Selim taraftarları, bu karışık ortam içinde Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardı. Alemdar Mustafa Paşa Osmanlı-Rus savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş ve ordu mensuplarının sempatisini kazanmıştı.

    Sultan Dördüncü Mustafa hat sanatıyla uğraştı. Gayet güzel yazıları vardır. Osmanlı hanedanından Sultan Beşinci Murad'dan sonra en az padişahlık yapanlardan birisidir.

    Kız çocukları: Emine Sultan

    II. Mahmud (1808 - 1839)

    Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan'dır. Orta boylu, geniş omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. Diğer Osmanlı padişahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile, Sultan Üçüncü Selim, padişahlığı sırasında bizzat meşgul olmuştu.

    Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kişiliğe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Zekî ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa'daki yenileşme hareketlerini benimsemişti. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine "Adlî" ünvanı verildi.

    Şiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaşmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı Devleti'ni gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan'ın Çamlıca'daki köşkünde, elli dört yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu'ndaki türbesine defnedildi.

    Erkek çocukları: Abdülmecid, Abdülaziz, dört tane Ahmed isimli Şehzade, Bayezid, Abdülhamit, Süleyman, Mehmed, Murad, Nizameddin, Mehmed, Abdullah, Osman

    Kız çocukları: Emine Sultan, Hamide Sultan, Hayriye Sultan, Şah Sultan, Saliha Sultan, Ayşe Sultan, Atike Sultan, Fatma Sultan, Münire Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Adile Sultan.

    Abdülmecid (1839 - 1861)

    Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan'dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eğitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyişi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaştırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiği Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padişahı olarak şöhret bulmuştur.

    Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padişahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, çok genç yaşlardan itibaren içki kullanmaya başladı. 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul'da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim'in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.

    Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeğinde iken, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip'te yenilgiye uğratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi Antlaşmasına uyarak İstanbul'a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi.

    Başta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır'da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya karşı Osmanlı Devleti'nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra Sözleşmesi imzalandı (1840).

    Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti'ne bağlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa ve oğulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu.

    Hünkâr İskelesi Antlaşmasının süresi bitince, Londra'da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti'nden başka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, Boğazlar'da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti'ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaş gemisi Boğazlar'dan geçmeyecekti.

    Bu antlaşma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz'deki güvenliklerini sağlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti'nin Boğazlar üzerindeki kayıtsız şartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar üzerinde sağladığı üstünlüğü kaybetmiş oluyordu.

    Abdülaziz (1861 - 1876)

    Sultan Abdülaziz 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan'dır. Elâ gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. Ağabeyi Sultan Abdülmecid'in vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı. Müsrif bir padişah olarak tanınmasına rağmen, çok sade giyinir, sarayda terlik ve entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaşlarındaydı. Ancak ağabeyi Sultan Abdülmecid, onun eğitimine gerektiği gibi dikkat etti. Şehzadeliği sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü. Çok iyi Fransızca konuşurdu. Şiire ve müziğe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok üstün olan Sultan Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin plânını bizzat kendisi çizmişti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreşmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreşir ve sırtlarını yere getirirdi.

    V. Murad (30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876)

    Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan Beşinci Murad, çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduğundan dolayı, Fransa'dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya Paşa ve Namık Kemal'in de olduğu devrin bir çok şairi ile yakın dostluk kurmuştu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan Beşinci Murad, piyano çalardı. Batı müziği stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuş, onlarla mektuplaşmış olan Sultan Beşinci Murad, yerli ve yabancı gazeteleri yanından eksik etmezdi.

    Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa'yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan Beşinci Murad, bu gezi sırasında İngiltere'de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII.Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan Beşinci Murad, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. Padişah olmak için amcasının ölümünü beklediğini açıkça söylerdi.

    Sultan Beşinci Murad, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz'in yerine 30 Mayıs 1876'da padişah oldu. Ancak, Osmanlı Devleti'ni kurtarmak için meşrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 Ağustos 1876 günü indirildi. 28 yıl daha sarayda yaşayan Sultan Beşinci Murad, 29 Ağustos 1904 tarihinde vefat etti ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'nin Yeni Cami'deki türbesine defnedildi.

    II. Abdülhamid (1876 - 1909)

    Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.

    Bekârlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti'ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir padişahtır.

    Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı.

    Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır.

    Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır.

    İstanbul'da Şişli Etfal Hastahanesi'ni ve Dârülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.

    Mehmed Reşad (1909 - 1918)

    Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi.

    Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu.

    Sultan Beşinci Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid'in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve
    Cemal Paşa'nın eline geçmişti.

    Mehmed Vahdeddin (1918 - 1922)

    Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi'dir. 2 Şubat 1861 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmişlerdi. Çocuk denecek yaşlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid'in kadınlarından Şayeste Kadın tarafından büyütüldü.

    Sultan Abdülaziz'in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduğu için serbest yetişti. Eğitim ve öğrenimi ile ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padişah değilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu değiştirmedi, ona hep değer verdi ve onu korudu. Bu yüzden ağabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaşadı.

    Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi.

    Sultan Mehmed Reşad, padişah olduğu zaman, yaş bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin'den daha büyük olan Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin'in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi.

    Veliaht olarak bulunduğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. Savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin veliahtı olarak Almanya'ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulunudu. Sultan Mehmed Reşad'ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padişah oldu.